ZAMANA AYAK UYDURMAK


Günümüzde 1985’den önce doğmuşlara “Dijital Göçebe” deniyor; sonrasında doğanlara ise “Dijital Yerli”.  Zamanın moda deyimiyle ‘Z Kuşağı’ onlar...



Meslek büyüklerinden Nezih Alkış’ın harika bir sözü vardır: “Yaşlanmak diye bir şey yoktur, dönemi geçmek vardır. Yeni nesli ve yenilikleri takip edersen, dönemin geçmez. Asla yaşlanmazsın...”                                                                                                                    Böyle bakarsanız mesele dijital göçebe olarak doğmuş birinin, dijital yerliliği anlamasıdır.                                                                                                 

Sözü getirmek istediğim yer; girişte belirttiğim günümüzün ‘Z Kuşağı’ temsilcilerinden Bursaspor 2. Başkanı Emin Adanur...Bugüne kadar haberciler başta olmak üzere 7’sinden 70’ine Yeşil Beyazlı camianın hiç de alışık olmadığı bir yöntem yani sosyal medyayı kullanıyor.Twitter, YouTube, Messenger gibi çağdaş teknolojinin elemanları aracılığıyla camiayı haberdar ediyor.                                                                                               

Gerek yaş nedeniyle, gerekse günümüzün çağdaş iletişim araçlarını kullanmakta zorluk çekenler açısından yadırganacak bir durum bu... Çünkü yakın geçmişten günümüze kadar görev yapan hiçbir başkan böyle bir uygulamaya başvurmadı. Yapanlar oldu ama onlar kendileri değil işin profesyonelleri aracılığıyla camia ile iletişim sağladı.

Sayın Adanur’un yönetim anlayışının temelinde “Dijital Yerli” olanlara hitap edecek güncellemeyi yapmış olması yatıyor...                                        Mesela; benimde katıldığım bir TSYD seminerinde  “Altyapıdan neden bu kadar az oyuncu çıkıyor?” diye sormuşlardı Ersun Yanal’a... Ders gibi cevap vermişti hoca, aslında bildiğimiz, ama görmezden geldiğimiz sözlerle:                                                                                                             

 “Takımlarımız o kadar çok skora odaklandı ki, kişileri tartışmaktan, soruları ve sistemi tartışmayı unutuyoruz. Sanki kişiler gittiğinde sorunlar düzelecek. Hayır, görüyoruz ki sorunlar daha da artıyor. Bu bir sistem problemi...”                                                                 

Duayen yazar merhum  1988’de bir yazı kaleme almıştı. Yerinde takip ettiği Avrupa Şampiyonası boyunca okuduğu yabancı yazarların gündemini anlatıyordu.Kramponların ağırlığı, topların hafifletilmesi, beslenmenin performansa katkısı gibi kavramların Türk spor yazarının kapsama alanına girmemesinden şikâyet eden; bizdeki yazarların sadece magazin ile meşgul olmasını alaya alan bir yazıydı.

30 küsur yıl geçti... Değişen bir şey var mı?

Ayakkabılar hafifledi, toplara çip takıldı, beslenmenin önemi artık biliniyor. Peki, bilimin günlük yaşama uyarlaması olan “teknoloji” hakkında, spor yazarlarının kalemlerinde spor insanlarını gelişime zorlayıcı bir hayat belirtisi var mı?Türk futbolunu patenti bize ait bir teknoloji ile şahlandırdık mı? Yoksa kişilere ve tesadüflere bırakıp kaderine mi terk ettik?                                                                                                                                                 

Teknoloji derken; bilimi kullanarak bize özgü antrenman metodundan, oyun anlayışından, oyuncu yetiştirmekten, vs. bahsediyorum!                                Bilim ve uygarlık tarihi birlikte gelişirken; spor teknolojisi üretme konusunda yıllardır bir adım ilerlemedik. Spora bakışımızda magazin hâlâ tek atardamarımız. 

Peki ama neden?

Değişen üretim-tüketim yapısına ayak uydurmak yerine, sporda ve özellikle futbolda yaprak gibi savruluşumuz neden?                                              Bunu merak eden de yok, talep eden de... Geliştirmek isteyenleri de linç eden bir kültür icat ettik.                                                                              Hiç olmazsa 33 yıl önce İslam Çupi, teknolojiye gözünü yumanlarla dalga geçiyordu...

 

Yorum Ekle