Son tangodan önce


Bize hep biriktirmeyi öğrettiler. Hatta biriktirme olsa neyse, ertelemeyi "yaşamamayı" ve sakınmayı öğrettiler. Biraz para yeterliydi oysa zor zamanlar için kenarda duran...



Geri kalan hep yaşanmalıydı.. Doyasıya.. İçe sindirerek, damakta ve gönülde kalan hazzı yudumlayarak... Son Tangodan Önce...
* * *
Rahmetli babannemin helvasını, kullanmaya kıyamadığı masmavi mine çiçeği desenli bembeyaz porselen tabaklarında ikram ettiklerinde, zaten ölüm helvası yiyemeyen ben, bir de üzerine bu hazin anı yaşayınca daha da mesafeli oldum "keşke"lere...
"Keşke yapsaydım, keşke kullansaydım, keşke giyseydim, keşke sevseydim, keşke söyleseydim, keşke yaşasaydım, keşke deneyimleseydim, keşke evet deseydim, keşke hayır deseydim"lerin yapışkan pişmanlığında boğulmamak için ertelemeden, savsaklamadan, sonraya bırakmadan yaşamalı hayatı..
Hayat..
Mezar taşlarımızın üzerinde iki parantez arasına yazılacak süreden ibaret; hem çok değerli, hem de uçucu bir yağ kadar süreksiz bir deneyim..
Ruhla beden yol ayrımına geldiğinde bitiveren film..

Öyle çok şeyi erteliyor, boşveriyor, öteliyoruz ki, bir kumaşın kenarına teğel geçer gibi yapıyoruz çoğu şeyi..
Kirlenmesinden, yıpranmasından korkulan koltuk takımları, yakılmaya kıyılamayan kokulu süslü mumlar, dolapta "özel günler" için bekletilen tayyörler, takım elbiseler, gümüş çatal bıçak takımları, İngiliz porseleni tabaklar; kırk yılda bir parmakları, gerdanı, kulakları süslesin diye muhafaza edilen anneanne yadigarı antika elmas takılar, "öbür kış giyerim" diye saklanan pamuklu pijamalar, "Bir dahaki yaza kalsın" denilen mayolar, terlikler, öteberi...
"Nasıl olsa okurum" diye kütüphane demirbaşı yaptığımız güzelim kitaplar, çeşmi bülbül çay bardakları...
Ha aradım ha arayacağım diye diye, ölüm haberini aldığımız hısım akraba..
Eski komşular, ahbaplar, barışma günü ertelenen eski çocukluk arkadaşları..
Uzak memleketlerin, köklenilen toprakların, eski günlerin uzak sızıları, müphem hayaletleri, dolaşılması gereken çarşı pazar, çocukken oturulan sokak, mahalle, ordaki eski tanışlar, sabık komşular ve onlarla belki son kez konuşacak, görüşecek olmanın gerçekliği...

Hayat bitimsizmiş ve bizler de ölümsüzmüşüz gibi bir bıkkınlık, bir sonraya bırakma hali..
Oysa, öyle hesapsız, zamansız, sırasız geliyor ki o uyanılmaz uyku..
Dolapta giyilmemiş elbiseler, okunmamış kitaplar, yere basılmamış ayakkabılar, içinde demli bir çay içilmemiş fincanlar, siftahı yapılmamış yaşam deneyimlerini öylece boynu bükük, şaşkın, öksüz bırakarak gidiyoruz ki, öbür yaşama...

O yemeği pişirmeden, o ülkeyi görmeden, bir lisan daha öğrenmeden, bir şiir daha ezberlemeden, bir kediyi daha sahiplenmeden, bir gönlü almadan, o kitabı okumadan, sevdiklerimize sıkı sıkı sarılmadan, Kürk Mantolu Madonna'yı bir kez daha okumadan, herkesin kendine göre kutsal saydığı coğrafyaları dolaşmadan, bir canlıya daha yaşam enerjisi vermeden, birini daha hayata bağlamadan , daha fazla denize girmeden, daha fazla balık yemeden, daha çok düş kurmadan gitmemeli buralardan...

Yaşamak lazım hayatın güzelliğini, rengini, eşyasını, hazzını...
Yeteri kadar biriktirip, savurmadan harcamak, maddeyi de, manayı da...

Ölmeden önce, yaşamak lazım...
Ertelemeden...
"Adam sen de beee bidaha mı geleceğiz şu kavanoz dipli dünyaya" diyerek...

Son tangoyu yapmadan evvel...