Siz neyinize güveniyorsunuz?


Siz neyinize güveniyorsunuz?



Şu sıralar sürekli kaybedilen memleketin en büyük ihtiyacı olan duygu…

Yalan dolan, maskeli insanlarla dolu değil mi etrafımız?

Güvenmek mi? Yeri geliyor tanıyamıyoruz bile onları…

Asıl olarak insanlarda güvenmeye olan ihtiyaç, cenin ana rahmine düştüğü anda başlar. 0-2 yaşına kadar bebek ve anne arasında akıl almaz bir bağ kurulur. Bebekten çocukluğa geçiş evresinde insanın yine en güvendikleri anne ve babasıdır. Gelişim devam eder, bununla birlikte iletişim, ilişkiler ve duygular şekillenmeye başlar ancak insanın güvenmeye olan gereksinimi yine değişmez.

Bu ihtiyaç, real hayatla yavaş yavaş yüz yüze gelmeye başlayacak olan birey için tehlikeli olabilir çünkü çevresinde herkes artık kendi anne ve babası kadar güvenilir değildir. Ve insan bu keşmekeşin içinde savaşmaya zorunlu bırakılmıştır.

Büyürüz, ayaklarımızın üzerinde durmaya çalışırız, dostluklar kurarız ve aşık oluruz. Yine de nefes aldığımız müddetçe olmazsa olmazımız olarak kalır güven…

Güven bir öğreti değil güdüsel bir ihtiyaçtır. Hayvanlar dahi birbirlerine ve biz insanlara, bu duyguları ile yaklaşır ya da kaçarlar…

Elbette herkese göre güvenin tanımı farklılaşabilir. Ancak değişmeyen bir gerçeklik vardır ki, ne kadar tanımsallaştırsan da, terimler içinde boğulsan da, insanoğlu güven içinde yaşamını sürdürmek ister.

İnsan güvendiği duvara yaslanır ancak güvendiği bir merdivene tırmanır. Bana kalırsa, her ne kadar soyut sanılsa da aslında oldukça nesnel ve somut bir kavramdır güven…

Çünkü bence, dünyadaki en önemli his, en değerli duygudur. Arzunun, hırsın ya da tutkunun bile önünde tutarım. Belki de “güven” benim için ikinci bir ben arayışıdır.

Güvenin insanları en savunmasız ve çaresiz yakaladığı zamanlar, aşık olduğu anlardır. Onu kalbinde hissedip onun da kalbinde kendini hissedilmek öylesine zordur ki…

Çünkü aşık olduğun kişi, tüm bu güven yoksunu dünyada ve en umutsuz zamanlarda senin sığınabileceğin bir liman olmalıdır.

Düşünsenize; duygularını, benliğini ve en samimi haliyle yüreğini ona teslim ediyorsun... Fedakarlıklar yapıyorsun, sahipleniyorsun, inanıyorsun ve bunları sadece aşık olduğun için yapıyorsun…

Kulağına senin hoşuna gidecek şeyler söylüyor… “Sensiz ben bir hiçim, sen olmadan hayat bana haram, sensiz yaşayamam” diyor… Sorgulamıyorsun bile…

Gelgelim demiştim ya, "bu hayatta herkes annen ya da baban değil".

Ve sen artık büyümek zorundasın. Bu da demektir ki, yalanlarla tanışma zamanın geldi. Yani uzun lafın kıssası; mutlu da olur, eğlenir de, istediği her şeyi de yapar...

Bir anda görürsün, bir anda duyarsın, hatta kaçmak ve inanmamak istesen dahi hayat seni gerçeklerle yüzleşmek zorunda bırakabilir.

Yerle bir olursun, canın yanar, kalbin acır ve kolay unutamazsın.

Ve belli etmemeye çalışsan da, hatırlamak ve hatırlatmaktan imtina etsen bile eninde sonunda yaşam seni de yakalar.

Paulo Coelho, ne kadar da güzel söylemiş “en güvendiğiniz, en değer verdiğiniz insanın yaşattığı hayal kırıklığını affetseniz bile asla unutamazsınız. Sevdiğinizin verdiği yaralar kalıcıdır.”

Burada bence asıl soru ise, senin mi yoksa onun mu kandırıldığıdır… Kim kimi ne için kandırdı ve bundan ne elde etti?

Bu yazıyı okuyan bazı insanların “Bahar yine tüm konuyu kadın üzerinden ele almış” diye aklından geçireceğine eminim. Ama şuna sizi temin ederim ki; bu konunu kadın ya da erkek olmak ile zerre kadar ilgisi yok. Hatta salt aşk ile ilgili bir konu bile değil bu. Konu tamamen ve sonuna kadar bir insanın sığınacağı limanı seçebilmesi ile ilintili. Yani güvenle.

Bu güven var ya bu güven elde edilmesi zordur, elde ettikten sonra elde tutulabilmesi ise çok çok daha zordur…

Çünkü unutulmamalıdır ki, güven ruh gibidir ve terk ettiği bedene asla geri dönmez.

Sakın kimse kalkıp da bana “ben kimseye güvenmem” demesin. Çünkü bu asla mümkün değildir. İmkanı var mıdır etrafına güvenmeden, sürekli saklanan bir tavşan gibi yaşamanın? Kolay mı sanki her tıkırtıdan nem kapıp önce kaçmak sonra dönüp ardına bakmak? Her köşe başına, her gölgeye korkarak yaklaşmanın, her konuşanı şüphe ile dinlemenin, bir insanın ruh sağlığını bozmayacağını kim iddia edebilir ki?

Elbette güvenmeye ihtiyacımız var. Ama diğer taraftan da güvenmek cesaret işidir ve çok risklidir. Çünkü en güvendiğin insan bile gün gelir güvenini yerle bir edebilir.

En yakın dost bildiğin, sırrını paylaştığın insanlar bile menfaatleri söz konusu olduğunda arkandan seni hançerleyebilir. Ve güven bumerang gibidir. Ne kadar kendini açarsan, o kadar tehlike altındasın demektir. Çünkü gelir seni vurur. İnsanlar güvenerek paylaştığın derdini ya da en mahrem sırrını bile çıkarları mevzu bahis ise hiçe sayabilir ve senin kuyunu kazmak için kullanabilir.

Bakmayın “insan” dediğime aslında bunların ruhu yoktur, bunlar sadece insan kılığında dolaşan canlılardır. Çünkü o içten görünen halleri bile önceden tasarlanmıştır. Sen alık alık bunlara güvenirken bunlar tüm oyunu önceden kurgularlar ve o kurguya sadık kalarak seninle samimileşirler.

Bu canlılarla kavga etmek çok zaman işe de yaramayabilir. Çünkü insanın samimiyetini suiistimal eden bir şahsın, yalan dolandan medet umması hatta söylediği yalanlara kendini bile inandırması oldukça mümkündür.

Belki de Charles Bukowski’nin dediği gibi “güvensiz kalplerimizi karaktersiz insanlara borçluyuz”.

Önemli değil değerli ve sadece güvenmeye değecek insanlarla kalın.