Kendi işinizin patronu olun


Kim istemez ki? Dediğinizi duyar gibiyim. Kendi işimizi kurduğumuzda kariyerimizi kontrol altına alabileceğimizi, kendimiz için çalıştığımızda daha fazla kazanmasak bile daha fazla mutlu olacağımızı düşünürüz genellikle…



Aslında, böyle düşünmemizin altındaki en büyük etken aza kanaat etmemek kadar, bulunduğunuz ortamdan sıkılmaya başlamanızdan kaynaklanır. Artık işyeriniz sıkıcı gelir. İlk başta her gün servise binip gittiğiniz yolları izlemek bir eğlence iken, sürekli aynı yerleri gördüğünüz için şikayetleriniz artmıştır. İş arkadaşlarınız çok sıkıcıdır. Patronunuz halden anlamayanın tekidir. Oturup iki çift laf söyleyecek olsanız, ya hep kendi konuşmak isteyerek sizi susturur, ya da siz konuşurken başka işlerle ilgilenir. Zaten patronların çoğu da çalışanlarıyla konuşmaz. İyice daralmışsınızdır. En basit olayları bile gözünüzde büyütürsünüz.

Her şey yolunda olsa, iş arkadaşlarınız çok anlayışlı ve güleryüzlü olsalar, yöneticilerinizle iyi anlaşsanız bile bu sefer de şeytan rahat bırakmaz. Hep ben çalışıyorum, ama patron kazanıyor. Bunca emeğin karşılığı bu olmamalı, tarzındaki fısıltılar artık iyice gürültü haline gelmiştir. Her adımınızı attığınızda bunları duyarsınız ve yeter artık demenin bir yolunu ararsınız.

Bir de ekonomik şartlar, sizi “Kendi İşinizin Patronu Olmaya” sürükler. Daha geçen hafta çok iyi çalışmasına rağmen, Pazarlama departmanından 2 kişinin işten çıkarılmış olması, ücretsiz izinlerin artması, Ar-Ge çalışmalarının askıya alınması, firmanın küçülme kararı alması sizde hep acaba hissini uyandıracaktır. Ya işten çıkarılırsam, yaşım o kadar ilerlediği bir zamanda hiç bir şey yapamayacağım. En verimli çağımı bu risklerle harcayamam, düşüncesi artık sizi karara iyice yaklaştırmıştır. “Kendi İşinin Patronu Ol”, Ol, Ol, Ol sesleri yükselmektedir. Bir stadyumun ortasında yalnız hissedersiniz kendinizi, tribünlerden gelen ses ise aynıdır. Hep birlikte, aynı anda, “Ol”, “Ol”, “Ol”, “Kendi İşinin Patronu Ol”

Aslında bunların hepsi bahane. Kendi işinizin patronu olmanıza karar vermenizdeki en büyük etken, hemen hemen her insanda bulunan “Benlik” gerçeğinden kaynaklanır. Bireyler, her şeyi kendi istedikleri gibi yönetmek isterler; yeteneklerini, deneyimlerini ve yenilikçi fikirlerini bir araya getirip, onları bugüne kadar yönetenlerden daha iyi sonuçlar elde edeceklerine inanırlar ve çevrelerinin de inanması için ispatlama yolunu tercih ederler.

Ama, temeli sağlam bir firma sahibi olmanın yolu, hislerle hareket etmekten öte Dünya’yı ve ekonomiyi iyi tanımaktan, ihtiyaçları doğru belirlemekten, olabildiğince niş alana odaklanmaktan geçiyor. Bunuyapamayan şirketler ise, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar büyük görünürlerse görünsünler ya iflas ediyor, ya başka firmalara satılıyor, ya da şirket evliliklerine zorlanıyor.

Aynı hatalara düşmemek için, siz kendi işinizi kurarken, bulunduğunuz firmayı ve Dünya’yı yeterince gözlemlediniz mi?

Şu gerçeğin farkında mısınız? Sizin maliyetinizin altına, ürünler tüketiciye ulaştırılabiliyor. Büyük firmalar, daha da büyüyor, küçük firmalar ise her geçen gün erimeye mahkum oluyorlar. Sizin amacınız, küçük bir işletme mi olmak? Yoksa piyasaya yön verebilecek güce sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Gücün sadece para olmadığını hatırlatmakta fayda var. Bilgi, çevre, iş stratejisi belirleyebilme, finansman yönetimi, pazarlama alt yapısı, Ar-Ge imkanı ve daha birçok şey…

Kendi işinizin patronu olmaya çalışırken, bir patrondan sıkılmışken, bir anda yüzlerce, binlerce patronunuzun olması için ne kadar çaba sarf ettiğinizi fark edebildiniz mi?

Çalışanlar patron…

Müşteriler patron…

Tedarikçiler patron…

Ortaklarınız patron…

Şimdi bana kızıyorsunuz galiba!...

Hevesimiz kursağımızda kaldı diye… Hevesiniz kursağınızda kalmasın, ama kendi işinizin patronu olmak ne demek, iyi anlayın istedim sadece.

1996 yılından 2003 yılına kadar, birçok firmada, birçok görevde çalıştım. En son unvanım işletme müdürlüğü idi, ama işletmeyi yönetmem her fırsatta engelleniyordu. Fabrika içinde çözülmesi gereken, ama ben uğraştıkça da engellenen birçok sorun vardı. İç piyasaya hakim olsak da, yurt dışına açılmak istiyordum, ama patron ne gerek var diyordu. Kalite belgeleri almak için görüşmeler yaptığımda ise tepki alıyordum. Yurt dışından numune talep edilmişti, Polonya’ya ürün satacağımız için çok mutluydum, ama buna da ne gerek var denildi. Sonrası uzun hikaye…

Kalite belgelerine ne gerek var?!... /  İhracata ne gerek var?!...

Daha büyük firmalara satışa ne gerek var?!...  / Yatırıma ne gerek var?!...

Bana ne gerek var?!...

Dedim ve kendi işimi kurdum. İyi ki de kurmuşum. Şu anda 600 kadar patronum var. Ama hepsiyle de iyi geçinmeye çalışıyorum. Dünya’nın farklı yerlerinde yaşayan patronlarımla, sürekli bilgi alışverişinde bulunuyoruz. Onlara Ar-Ge hizmeti sunmaya çalışıyorum. Üstüme vazife olmayan konularda bile önerilerimi aktarıyorum, onlar da memnun oluyor. Memnun olmayanlar ise kısa zamanda patronluk koltuğunu bırakıyorlar. Onların yerine yeni patronlar geliyor, bu süreç böyle devam ediyor. İşin en zevkli yanı, bir karar alıp uygulamak istediğimde birilerini ikna etmek zorunda olmamak. Eğer aklınıza yatıyorsa, imkanınız varsa hemen yapıyorsunuz. İmkanınız yoksa, yeni patronlara ihtiyacınız var. Burada risk sermayesi, melek yatırımcı veya klasik ortaklık yapısına ihtiyaç duyuyoruz ve süreç aynı işliyor. Raporlar, grafikler, sunumlar, karşı tarafı ikna edebilirseniz hayaliniz gerçek oluyor. İkna edemezseniz, aynı sunumu defalarca yapmak zorunda kalmanız gerekebiliyor.

Ama, ben biliyorum ki, “Kendi işimin patronu değilim.”, “İşim, benim patronum”

Bunu bildiğim sürece de hiç sorun yaşamayacağıma inanıyorum.