Gidiş sonesi...


Sırlara ve tılsımlara bulanmış bu dünyadan çekip gidene kadar, her şeyi nizama oturtmalı, hafızanın çekmecelerini düzenlemeli, tamir edilmesi gerekenleri tamir etmeli, boşluklara dolgu yapmalı ve hayatın gönlünü almalı ivedilikle...



Ruhla bedenin yollarını ayırma vakti geldiğinde, valizler hazırlanmış, söylenecek sözler söylenmiş, verilen vaadler yerine getirilmiş, tüm şiirler ezberlenmiş, tüm kitaplar okunmuş, göbek bağı kesilirken yaşamla yapılan gizli kontratosunun tüm maddeleri eksiksiz yerine getirilmiş olmalı...

Hayatın karşısına makyajsız yüzle, çıplak ve savunmasız, silahsız çıkıldığında ve bir öbek soruyla imtihandan geçirilirken ruhlar, veremeyecek hiç bir cevap, ikircikli hiç bir düşünce ve pişmanlıkla ambalajlanmış tek bir duygu kırıntısı olmamalı... 

Tüller, ışıklar, yollar, kent öyküleri, acılar, neşeler, şarkılar, tozlu plaklar, çocukluk düşleri, bayram sevinçleri, müzminleşmiş heyecanlar, sokak lambaları siluetlerinin arasından son resmi geçidini yapan beden; sarsak, acemi ve hazırlıksız değil, yekten gelen bu yolculuk çağrısına, dik, fütursuz ve cüretli adımlarla yürümeli...

Kapıyı er ya da geç çalacak SON gelmeden, Z raporu hazırda bekliyor olmalı... "Her insan ölecek yaştadır" maddesi eklendiğinden beri yaşam kontratosuna; sırt çantası, valiz, gidiş dönüş biletleri değil; vicdan rahatlığı, teslimiyet ve iç huzuru konmalı yürek çantasına...

Ve en sevilen şarkıyla, arınmış, sek, özgür ve hafiflemiş şekilde çekip gidilmeli... Anahtarı geride kalanlara teslim ederek, yunmuş yıkanmış havsalanın taze, gevremiş, yenilenmiş ışığında ama hiç tecrübe edilmemiş bir iç huzuruyla terkedilmeli beden..

Belli olmayan ama bilinen o adrese giderken, daha önce görülmemiş renklerin ve duyulmamış ezgilerin, seslerin, kokuların heyecanıyla atmalı yürek..

Son bir kez...

Güçlüce...

Bir hikaye var yüzümde...

Her yüz, bir hikaye taşır, taşımalı.. Öyle çok yaşamalı ki insan, yeri gelmeli 20 yıllık ömre buzul çağı kadar uzak zamanlar sığdırmalı.
Hayatın korkunç bakışlı yüzüne çırak verilmek, umulmadık anlarda ayaklara serilen mutlulukla dans etmek, kimselerin görmediği uzak köşelerde sessizce ağlamak, tırnakla kazıyarak gelinen noktadan alaşağı edilmek, hiç umulmadık bir anda umulmadık sevinçlere boğulmak, bir işten haz duymadın keyfini çıkarmak, çok sevilen birinin gerçek aleme gidişine ağlamak, başın yerle buluştuğu andaki şükran, heyecanla beklemek, kurumuş boğazdan aşağı yuvarlanan suyu hissetmek, hiç tanışılmamış insanlar tarafından ölümüne sevilmek, hayatı sevilen ve seçilenle adımlamak... ve her güneşle başlayıp ay ışığına kadar süren zaman aralığında bi dünya şey yaşamak, yüzde bir hikaye oluşturur zamanla...

Ten kafesindeki fısıltı, bazı sabahlarda bir enkaz gibi doğrulur beyaz çarşafların arasından, bazen de yeni oyuncağına kavuşacak olmanın heyecanını sabırsızca yaşayan bir çocuğun sevinciyle özdeş...

Ruh her sabah aynı olgunlukla karşılamaz günü. Bazen de karşılar... 

Ama işte bu debisi yüksek nehir, bu kontrolsüz yağmur, bu şuursuz esinti, ten kafesindeki fısıltı yani, yoğurur bedeni, yeniden çizer, yekten tasarlar, rötuş yapar veya kaldırır ayrıntıyı...

Ve her seferinde yeni baştan şekillenir yüz... 

Yaradan'ın çizdiği resim, zamanla öyle bir hal alır ki, pes der insan... Pes... 

İşte tam da bu yüzden, enfes bir hikaye var yüzümde...