Bursa'da eski ramazan kültürü


Ramazan için iki ay öncesinden hazırlıklar başlardı. Çok önceleri Bursa'nın her kahvehanesi birer eğlence mekanı idi. Ramazanın en önemli içeceği şerbetti. Odanın ortasındaki mangalda kestane ve mısır pişirilirdi.



Eskiden ramazan için iki ay öncesinden hazırlıklar başlardı. Her biri başka nefasette çeşit çeşit reçeller kaynatılarak, kavanozlara doldurulur. Kuskuslar, yufkalıklar, erişteler yapılır; yağ, şeker, un, pirinç, zeytin, peynir, hurma ve daha bir çok yiyecek maddeleriyle kilerler tıka basa doldurulurdu. Bakır kaplar kalaylatılır, evler baştan aşağı badana edilir, tavan arasından, sokak kapısına kadar genel bir temizlik yapılırdı.

Ramazanda kahveler sahura kadar açık kalır. Bu nedenle özellikle köylerde bugün de bir çok eğlenceler düzenlenir. Önceleri her evde ramazan günleri eğlenceler düzenlenirdi. Şimdilerde, kahvelerde tombala çekmek adet olmuştur.

İkindiye doğru özellikle Ulucami, Yeşil ve Emirsultan camilerine seller gibi cemaat gelirdi. Özellikle ikindi ile iftar arası ise alışverişin olduğu saatlerdi. İftarlıkların alınması için Ulucami ve çevresi adeta panayıra döner; tespihçisinden simitçisine kadar her tür satıcının bulunduğu sergiler açılırdı.

Bazı Bursalılar ikindiden sonra evine gittiğinde: “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Akşamlar yakın olsun” diyerek karşılanır, konuk varsa, konuk odasına alınırdı. Ramazanda aileler her gün bir eve konuk gider veya evlerine konuk alırlardı.

Sadece ibadet yapılmaz ramazanda; eğlencenin de doruğu yaşanırdı... 17. yüzyılda Evliya Çelebi, Bursa’nın ramazan eğlencelerini şöyle anlatır:

“Sazcı ve şarkıcılar günde üç kez Hüseyin Baykara fasılları eder. Her kahvehanede gazelhanlar vardır ki, insanı mest ederler. Meddahların başı Kurban Alisi Hamza adındaki zamanın teki idi. Meddah Şerif Çelebi, Firdevsi'nin Şehnamesi'ni okuyunca cennet meleklerini hayran ederdi. Masal anlatıcı Harşane Mahmut, Kara Firuz, Tireli Ali Bey, Eba Müslim tebedarı okumada sanki siyer nebisi idiler. Kahvehanelerin ulusu Ulucami dibindeki Emir Kahvesidir. Süslü ve nakışlı bir kahve olup, cihan mahbubu rakkasları vardır. Kahve Ulucami dibinde olduğundan müezzin 'hayya alessala' deyince kahvede kimse kalmaz. Hepsi camiye giderler.”

Çok önceleri Bursa'nın her kahvehanesi birer eğlence mekanı idi. Yakın zamanlara kadar Kırkmerdivenler'deki şelale bahçesinde Karagöz oynatılırdı. Postane ile Emlak Kredi Bankası'nın bulunduğu yerdeki Kadifeli Kahve'de horoz dövüşleri yapılırdı. Emirsultan ve çekirge kahvelerinde de tombala çekilirdi. Ekabir takımı ise Ulucami yanındaki nargile kahvesine giderdi. Evde de sohbet edilir ve oyunlar oynanırdı. Sokak satıcılarının sesleri ile özellikle kış günleri salep ve boza içilirdi. Ama ramazanın en önemli içeceği şerbettir. Odanın ortasındaki mangalda kestane ve mısır pişirilirdi.

Ramazan ayı, Bursalıların dinlenme mevsimidir. Evde herkes oruçlu olduğu için öğleye kadar evlerde istirahat edilirdi. İş güç sahibi olanlar, ancak öğleden sonra işlerine giderdi. İkindiye doğru özellikle Ulucami, Yeşil ve Emirsultan camilerine seller gibi cemaat gelirdi. Özellikle ikindi ile iftar arası ise alışverişin olduğu saatlerdir. İftarlıkların alınması için Ulucami ve çevresi adeta panayıra döner. Tespihçisinden simitçisine kadar her tür satıcının bulunduğu sergiler açılırdı.

Akşam ezanına beş-on dakika kala, ailenin tüm üyeleri ve konuklar sofranın etrafına çepeçevre otururlar, iftardan önce sürekli tekrarlanan dualar okunurdu. Gözler saatlerin yelkovanında, kulaklar atılacak top sesindedir.

Ramazan sofrası, bir kasnak üzerine oturtulan sini üzerine kurulurdu. Konuklar ve aile üyeleri bu sofranın etrafına bağdaş kurup oturmaktaydı.

İftarlık olarak genellikle sofralarda: simit ve çörekler, reçeller, havyar, peynir, zeytin ve hurma bulunurdu.

Top patladığında herkes, iftarlıklardan birer parça alarak orucunu bozardı. Yenilen iftarlıklardan sonra sofraya yemekler gelirdi. Yemeğin üzerine de mutlaka bir tatlı alınırdı. Gülvarak, kaymakbohçası, cendere baklavası, gelinyüzü ve bülbülyuvası tatlıları Bursa’nın sofralarında çok ünlüdür. Sofranın en yaşlısı, yemek sonunda dua yaptırırdı.

Konakların alt katlarındaki Koğuş adı verilen büyükçe oda, ramazan akşamları mahallenin fakir fukarası ile uşaklar için sofralar kurulmuştu. Teravi namazından sonra bazen sahura kadar oturulur, sohbetler edilirdi. Kadir gecesinde ise sabaha kadar kimsenin aklına uyku bile gelmezdi.

RAMAZANDA SOFRA KÜLTÜRÜ

Çocukluğumun Ramazanları için bir-iki ay öncesinden hazırlıklar başlardı. Şimdiki gibi konserveler, hazır yiyecekler yoktu o dönemde. Bu nedenle çeşit çeşit reçeller kaynatılarak, kavanozlara doldurulur, kuskus, yufkalık, erişteler yapılırdı. Annemiz ihtiyaçları babamıza yazdırır; yağ, şeker, un, pirinç ve daha bir çok yiyecek maddeleriyle kilerler tıka basa doldurulurdu.

İftar öncesi, iftarlıklar hazırlanır; çerez, meyve, simit ve çörekler alınır. İftar sofrasına beş dakika aç olmasına karşı yemeklere dokunmadan durulur ve dua edilir. Top atışı ile ise oruç mutlaka zeytinle bozulur. Sonra bir yudum su içilir ve çorbaya geçilir. Ramazanda en çok kelle-paça çorbası içilirdi önceleri. Sokaklarda paçacılar ve kelle satıcıları Ramazanda hemen çoğalırdı. Sonra da sulu-etli yemekler gelir sofraya. Her Ramazan sofrasında zeytinyağlı dolma ve sarmalar mutlaka bulunurdu. Ardından pilav veya makarna, göçmen evlerinde de daha çok börekler gelir; Manavlarda ise mantı. Tavuklar ise her zaman başköşedeydi. 18. yüzyılda Bursa’yı ziyaret eden Carsten Niebuhr’un yazdığı gibi:

“On bir aydan beri ne biriktirmişse tümünü Ramazanda yiyip bitirilirdi.”