“Acı”ya aşk


“Acı”ya aşk



Geçmişe dönüp de baktığınızda eskiden insanların mutlu olduğunu görebilirsiniz. Şimdilerde ise hayatın keşmekeşi içinde üstü örtülmüş, yaşamın kör dövüşünün altında ezilip kalmış bir duygudan ötesi değil gibi...

Şöyle bir çevreme bakıyorum da; sokaklarda, caddelerde, her köşe başında bir çığ gibi büyüyen mutsuzluk topundan başka birşey göremiyorum. İnsanların çoğu mutsuz, umutsuz, kırgın, bıkkın, bitkin ya da bezgin görünüyor gözüme.

Bazen “bunu tek hisseden ben miyim acaba” diye soruyorum kendime. Size de öyle gelmiyor mu?

Kiminle konuşsam hep aynı. Pek çok tanıdığım insan, anti-depresanlarla içiçe bir yaşam mücadelesi veriyor ya da içki masalarında dertlerinden uzaklaşmaya çalışıyor.

Mutlu olmak ayıp veya suç sanki. İnsanlar mutsuzluk yarışına girmiş gibi geliyor bana çok zaman. En sorunsuz zannettiğiniz kişi bile, biraz eşelediğinizde dertli çıkıyor. Eşinden, işinden, gelirinden, evinden, komşusundan, arabasından, sokağından, şehrinden, sevgilisinden, siyasetten, sağından solundan her yandan… Problemi olmayan yok…

Bu gezegende her şeyin dört dörtlük olduğunu elbet iddia etmiyorum. Haberleri izliyorum siyaset, cinayet sürekli hakaretler, acı hikayeler… Gazeteleri karıştırıyorum o bunu vurmuş, bu şunun ırzına geçmiş, şu öbürünü yok saymış ya da aşağılamış… Pespayelik, yalan-dolan almış başını gitmiş… Bütün bunlar dünyanın korkunç bir yer olduğu fikrine sürüklüyor insanı, kabul ediyorum…

Ancak yine de acı çekmeyi böylesine sevmek normal mi sizce de?

Bu kadar da “arabesk” fazla geliyor inanın bana. “Hüzün” bizi yönetmeye başladı sanırım. Ya yolunda gitmeyen bir şeyler var, ya da biz külliyen mazoşistiz.

Bu sarmalı anlayabilmek hiç kolay değil.

Kalabalıkların içinde yapa-yalnız kalmış insan, derin düşüncelere dalmış, efkarlanmış… Mutsuzluk okyanusuna düşmüş ve sarılabileceği can simidi yani “mutluluk maskesi” de patlak çıkmış gibi… Çok insanın oynamaya çalıştığı “mutlu insan rolü” bile 3. sınıf bir oyunculuktan öteye geçemiyor... 

Zenginin daha zengin, güzelin daha güzel, kariyerlinin daha kariyerli, mevki sahibinin daha yüksek makam elde edebilme hırsı bir yanda, fakirin karnını doyurabilme kavgası öte yanda… Mutsuzluk sınıf farkı da tanımıyor. Öyle ya da böyle tüm insanların mutsuz olmak için kendince gerekçeler üretebilmesi mümkün.

Nedense eski insanlara baktığımda mutlu olduklarını, huzur içinde yaşadıklarını görüyorum. Hatta anlattıkları hikayeleri dinledikçe kendimi bambaşka yerlerde buluyorum. Bugünden geçmişe bakınca, sanki bir masalmış, hayal alemiymiş gibi geliyor bana. “Gerçek miymiş tüm bunlar” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Eski bir Türk filminin setindeymişim hissine kapılıyorum. Duygular daha içten, sevgiler daha samimi, aşklar daha saf hatta ihtiras, nefret ve öfke bile daha gerçek geliyor bana.

Bütün bu hissiyatı bugün için hissedemiyor olmamın bir nedeni olmalı diye düşünüyorum. İnsanlara tahammül eşiğimiz mi düştü yoksa hayatın haddinden fazla yorucu olması insanın insana sabrını mı tüketti?

Oysaki az buçuk bulunduğumuz pozisyondan kımıldayıp bakış açımızı değiştirdiğimizde dünyada güzel şeylerin de olduğunu görebiliriz. Tanrının mucizelerine şahitlik edebilmek imkansız değil aslında…

Mucizelere ağdalı kutsiyetler atfedip uzaklarda kovalamaktansa, mucizeyi yanı başımızdaki çocuklarımızın gözlerinde aramak neden zor gelir ki insana. “Mutluluğu, bir çocuğun hayatı keşfetmesine şahitlik etmek, o çocuğa rehberlik yapmak, onu yetiştirmek” olarak tanımlamak niye yetemiyor acaba bizlere?

Kuşkusuz her anne baba çocuğunu çok sever. Fakat bunu çocuğa doğru biçimde aktarabilmekte en az çocuğu sevmek kadar önemli. Koşulsuz sevgiyi çocuğa geçirebilmek ve çocuğun gerçek mutluluğa ancak sevgiyi şarta-şurta bağlamadan ulaşabileceğine ona öğretebilmek gerekiyor sanırım.

Yıllar önce okuduğum John Lennon’ın bir hatırası bu konuyu çok güzel formülize ediyor bence.

Şöyle diyordu Lennon;

“Ben 5 yaşındayken, annem her zaman bana mutluluğun hayatın anahtarı olduğunu anlatırdı. Okula başladığım zaman, sınavda bana büyüyünce ne olmak istediğimi sorduklarında –mutlu olmak istiyorum- yazdım. Onlar bana soruyu anlamadığımı söylediler. Ben de onların –hayatı anlamadıklarını- söyledim”

Bir çocuk kadar mutlu kalın.