Soykırım yalanı üzerinden siyasi baskı


Amerika Birleşik Devletleri (Kısaca 'ABD') Senatosu, geçtiğimiz günlerde, sözde Ermeni soykırımı iddiaları konusunda Türkiye'ye karşı olumsuz bir karar almıştır.



Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 13.12.2019 tarih ve 32'nci Birleşiminde şu özet kararı kabul etmiştir:'Türkiye ve ABD arasında uzun yıllara dayalı stratejik müttefikliğin ve dostluğun, karanlık hesaplara alet edilerek tahrip edilmesinden büyük üzüntü duymaktayız. ABD Senatosu, artık kendi tarihine kattığı bu kirli vicdan yüküyle yaşamak zorundadır. Türkiye, ABD Senatosu'nun bu kararını ve benzeri türden baskı araçlarını hiç bir şekilde dikkate almaksızın, bölgesindeki milli çıkarlarını ve güvenliğini korumaya kararlılıkla devam edecektir. ABD Senatosu'nun bu kararı hem tarih hem hukuk açısından, hem de Aziz Milletimiz ve insaf sahibi dünya halkları nezdinde yok hükmündedir.'

Fransa'nın Cezayir'de uyguladığı sistematik soykırım ve diğer sömürgeci (günümüzde artık 'vampir' deyimi kullanılmaktadır) devletler yerine, ülkemiz için sözde 'Ermeni Soykırımı' yalanı ile hukuken yok hükmünde sözde kararın alınmasının amacı, siyasi baskı kurmaktır.
Giderek gerileyen ve gelecek on - on beş yıl içinde kabuğuna çekilecek bir devlet için bu kararın bir yararı olmayacağı açıktır.
Osmanlı Devletinin seferberlik ilan ettiği 2 Ağustos 1914'ten savaşa girdiği 11 Ekim 1914'e kadar Ermeniler Osmanlı ülkesi içerisinde ve
dışında yıkıcı faaliyetlerini artırdılar.
Yurtdışındaki büro ve dernekler aracılığıyla, gönüllü birlikleri oluşturup bunların Fransa ve Rusya saflarında cepheye sevklerini sağladılar. Osmanlı ülkesi içinde de uygun ortam doğduğunda harekete geçmek için hazırlıklarını sürdürdüler. Rusya'nın Osmanlı sınırlarından içeri girmesi üzerine de faaliyete geçtiler. Çetecilik ve isyan hareketleri ile Rus ordusuna yardımcı oldular. Osmanlı ordusundaki görevli Ermeniler de kaçarak çetelere katıldılar (Bunlar bir süre sonra silahtan tecrit edilerek iş taburlarına aktarıldılar).
Osmanlı Meclisi Mebusanındaki üç Ermeni mebus (Erzurum mebusu Karakırı Pastırmacıyan- Garo takma adıyla), (Kozan mebusu Hamparsum Boyacıyan-Murat takma adıyla), (Van mebusu Vahan Papazıyan) cepheye koşarak, Türklere karşı savaşan çetelerin başına geçtiler. Van'da çıkan Ermeni ayaklanması, kentin Rusların eline geçmesine yol açtı. Van'daki ayaklanma Muş'a sıçradı. Osmanlı Ermenileri, kendi Devleti ile savaş durumuna girmişlerdi. Bu durum karşısında Osmanlı hükümeti, 'tehcir' kararını almak zorunda kaldı (Mayıs 1915). Kısaca 'Tehcir Kanunu' denilen 'Vakti-i Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-ı Muvakkat' gereğince Ermeniler savaş bölgesinden alınarak Diyarbakır'ın güneyine, Fırat vadisine ve Urfa yöresine yerleştirildiler (Dahiliye nezaretinin sadarete verdiği 7 Aralık 1916 tarihli raporda 702.900 kadar nüfusun göç ettirildiği kayıtlıdır). Osmanlı hükümeti, göç ettirmenin uygulanması sırasında can ve mal güvenliğinin sağlanması üzerinde önemle durdu ve gerekli önlemlerin alınması için sürekli talimat verdi. Bu konuda gerekli özeni göstermeyenlerle suç işleyenler tutuklanarak mahkemelere sevk edildi (1379 kişi). Bunların bir bölümü idam da dahil olmak üzere, çeşitli cezalara çarptırıldı. Ancak, salgın hastalı, iklim koşulları, yolculuğun meşakkati, savaş koşullarında bulunulmasından kaynaklanan önlem yetersizliği yüzünden vuku bulan olaylar ya da bazı idare adamlarının yasa dışı davranışları nedeniyle Ermenilerin bir bölümü tehcir uygulaması sırasında öldü (Büyük Larousse ve Ansiklopedisi, C.20, İstanbul 1986, s.3785).
Söz konusu tarihi olaylar, bazı Ermeni çevrelerince tek yanlı olarak düzmece, yalan ve sahtecilik üzerine kurulmuş bir algı ile 'soykırım' olarak yıllarca ileri sürülmüş ve bazı devletler tarafından Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı zaman zaman haksız itham ve uygulamalara ve özellikle siyasi boyutta malzeme olarak kullanılmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Sayın Doğu Perinçek'in 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddiaları hakkındaki açıklamaları nedeniyle İsviçre'de hürriyeti bağlayıcı ceza alması konusunda verilen ihlal kararıyla ilgili bu ülkenin yaptığı itiraz başvurusunu 7'ye karşı 10 oyla ve oy çokluğuyla aldığı kararla reddetti. Bu kararın gerekçesi, İsviçre'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğü ile ilgili 10. maddesini ihlal etmesi olgusuna dayanmaktadır. Söz konusu davanın yargılamasının maddi hukuk dışında hukuki sebebinin ispatında dayanılan vakıalar ise, 'soykırım' olmadığının tespitine ilişkindir.
Sonuçta, 'soykırım' yalanına can yeleği gibi sarılanlar, adaletin gerçekliği denizinde girdaba yakalanmışlardır.
Şimdilerde ise, bu yalan ve iftira bataklığının kuşattığı kabak tadında soykırım iddiasını ABD Senatosu tekrar gündeme getirmektedir. Onlar için soykırım yalan ve iftirasının ödülü lanet ise, ne kötü! Her bir yalan ve iftiranın barınağı ne yer ne gökte yoksa, şeytanın ebedi sığınağı olsa gerektir.
Yürekten esenlikler ve en içten saygılarımızı sunarız.

Yorum Ekle