Hekimlerin ‘Beyaz Yürüyüşü’; ‘Emek bizim, söz bizim!’


Türk Tabipler Birliği’ (TTB) öncülüğünde 23Kasım’da İstanbul’dan başlayan Beyaz Yürüyüş, Kocaeli’nde devam etti. 24 Kasım’da ise TTB Merkez Konseyi başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ve TTB Yöneticileri ile Türkiye’nin çeşitli illerinde Tabip Odası Başkanları Beyaz Yürüyüş için Bursa’ya geldi.



Bursa’da çeşitli etkinliklere ve söyleşilere katılan TTB yöneticileri, çeşitli illerin Tabip Odası başkanları ile Bursa Tabip Odası yöneticileri ve üyeleri Bursa İl Sağlık Müdürlüğü önünde bir basın açıklaması ve sonrasında Beyaz Yürüyüş’ü gerçekleştirdi.

Bursa Tabip Odası’nda Prof. Şebnem Korur Fincancı ile görüşebilme ve kısa da olsa söyleşi yapabilme şansımız oldu…

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya benim ve pek çok insanın kafasını karıştıran şu soruyu yönelttim; “Aşılama oranının yüksek olduğu illerde yüz bin kişi başına düşen vaka sayısı 300’lerin üzerindeyken; aşılamanın en az olduğu illerde vaka sayıları çok düşük. Neden?”
Şöyle yanıtladı:
“Salgın oranlarının az olduğu illerde geçmiş dönemlerde salgın çok can aldı. İnsanlar bir kez değil, birkaç kez Kovid oldular. Koronavirüs’e karşı bağışıklık oluştu. Ayrıca yoksulluk çok fazla olduğundan insanların çalışmak zorunda olduklarını, temaslıların bildirilmediğini hatta insanların Koronavirüslü oldukları halde çalıştıklarını biliyoruz. Test sayılarının yetersiz olduğunu gerçek sayıları göstermediğini de biliyoruz. Batıda test oranları daha yüksek; temaslıların bildirimi yapılıyor. Yüksek oranda test yapılsa, sürü bağışıklığına rağmen vaka sayısı yükselecektir.”
Aynı soruyu Doç. Dr. Alpaslan Türkkan’a da sormuştum, o da benzeri bir yanıt vermişti…

HİDROKSİKLOROKİN’İN FAYDASI YOKTU, ZARARI ÇOKTU! 14 AY HASTALARA KULLANDIRILDI!

Son günlerde en çok tartışılan konulardan biri de Sağlık Bakanlığı Koronavirüs tedavi protokolünde olan ve hastalara bir defada sekizer tablet yutturulan Favipiravir adlı antiviral ilacın tedavi edici etkisi olmadığına yönelik araştırma sonuçlarıydı…

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı daha önce hastalara bakanlık tarafından kullandırılan ve sonra da protokolden kaldırılan Hidroksiklorokin ile halen kullanımda olan Favipiravir’i karşılaştırdı:

“İlk zamanlar Sağlık Bakanlığı hastalara Hidroksiklorokin kullandırıyordu Biz TTB olarak bu ilaca başından beri karşı çıktık. Zira elimizde bu ilacın Koronavirüs tedavisinde faydalı olmadığı gibi organ hasarı da olduğuna yönelik net veriler vardı.

Uluslararası araştırma sonuçları ve yayınlar vardı. Biliyorduk ve şiddetle karşı çıktık. Ne yazık ki Kovid-19 tedavisinde Hidroksiklorokin kullanımı 14 ay sonra sonlandırıldı. 14 ay boyunca insanlara bu ilaç verildi.
Biz bu ilaca çok kesin bir şekilde karşı çıktık. Zira yan tesirlerini ve yararı olmadığını biliyorduk.

Bu yönde uluslararası makaleler vardı. Favipiravir ile ilgili bazı araştırmalar yayınlandı. Favipiravir de son günlerde çok tartışılıyor. Antiviral bir ilaçtır. Bazı çalışmalarda erken dönemde etkili olduğu söylendi; ‘Çok da etkili değil, ama etkisiz de değil’ denildi.”

FAVİİPRAVİR KULLANANLARDA PANİĞE GEREK YOK!

Favipiravir’in ise yan etkide sıkıntılı olmadığına vurgu yaptı:

Sağlık Bakanlığı’nın elinde veriler var; ama paylaşılmıyor. Çok kapsamlı bir çalışma yapabilirlerdi. Favipiravir’e yönelik çalışma Bilim Kurulu üyesi bir meslektaşımızca paylaşıldı. Klinikten Önder hocamız paylaşmıştı. Favipiravir kullanan vatandaşların panik yapmasına gerek yok.

Biz hidrosiklorokin’e kesinlikle karşı çıkmıştık, yan etkilerini biliyorduk. Ama Favipiravir’in belirli bir yan etkisi yok. Sonuçta bir salgın var; ölümcül sonuçları mevcut, postkoronavirüs semptomları var; kan pıhtılaşmasını bozuyor ve emboli atımına sebep oluyor. Yani kalıcı etkileri var. Favipiravir kullananların yan etkiler nedeniyle panik olmasına da gerek yok.

Ama Hidroksiklorokin’i filasyon ekiplerine verip zorla hastalara dağıttırdılar. Kutusu 12 Dolar! 14 ay dağıtıldı; çok büyük bir bedel. Bu parayla Aile Sağlığı Merkezleri geliştirilebilirdi; filasyon ekiplerinde temizlik görevlisi, şoför kullanılacağına sağlık personeli istihdam edilirdi…”

İLAÇTA SIKINTI BÜYÜK!

Eczanelerde olmayan ve bulunamayan ilaçlara yönelik ise şu değerlendirmeyi yaptı:

“Maalesef 652 ilaç bulunamıyor. İlaçta döviz kuru yılbaşında sabitleniyor. İlaç kuru şubat ayında 4,78 TL’ye sabitlendi. Şimdi ise dolar 12 TL! 3 kata yakın artış var! Firmalar ilaç maliyetini karşılayamayınca ilaç arzını durduruyor. Ciddi bir durumla karşı karşıyayız. Ekonominin bu hale gelmesinden iktidar sorumludur…

Bir kamu üniversitesinden biliyorum. Tıbbi malzeme ve cihaz aldıklarında ödemek için kaynak olmadığından 3, 4 yıl sonraya ödeme sözü veriliyor.

Böyle olunca da firmalar ya malzemeyi vermiyor ya da dövizin 3, 4 yıl sonraki düzeyini hesaplayıp ona göre fiyat çekiyor. Biz işkence travmasını gösteren bir aleti başka bir kurum aracılığıyla 16 bin Euro’ya aldık. Bilimsel araştırma projesi kapsamında üniversite kaynaklarıyla alsaydık 60 bin Euro’ya alırdık. Aradaki fark korkunç.  Üniversite hastaneleri çok uzun zamandır tıkanmış durumda…”

SAĞLIK ÇALIŞANLARINA VE KADINA ŞİDDET!

Prof. Dr. Fincancı, bağlık çalışanlarına ve kadına şiddetin toplumdaki ayrışma ve kutuplaşmadan beslendiğine dikkat çekti:

“Sağlık çalışanlarına ve kadına şiddeti anlamak için toplumdaki şiddeti görmek lazım. Toplumda insanlar ayrışmış durumda. Bu konuda Bekir Ağırdır’ın 4, 5 yıl önceki bir çalışması vardı.

Beklenen ortalama çan eğrisiydi. Bu çalışmada çan eğrisi uçlarda çıktı; eğrinin ortası boştu. Uçlara savrulmasının anlamı çatışma olduğudur. İktidarın söylemi ayrıştırmaya yönelik. İyi Parti, CHP, HDP birbirinden farklı siyasal yapılar. Ama aynı yere konuluyor. Düşmanlaştırılıyor.  Bireylerde “Düşmanıma her şeyi yapabilirim’ algısı oluşuyor. Bu da şiddeti topluma paylaştırıyor.

Vatandaş ‘Komşumla sorunum var, komşum düşman, şiddet uygulayabilirim’ demeye başlıyor. Bir hekim gürültü yapan komşusunu nazik bir dille mesaj atıp ertesi gün işe gideceğini, daha az gürültü yapmalarını istiyor.

Cumartesi tatil, ama o hekim olduğundan çalışıyor; komşusu evi basıyor, hekim arkadaşımız dövülüyor. Hem hekim olduğu için hem de komşu olduğu için şiddete maruz kalıyor. İnsanlar kendisiyle aynı görüşten olmayan herkese şiddet uygulama hakkını kendinde görüyor. Kadının birtakım haklar istemesi de şiddeti meşrulaştırıyor. Toplum ortadan kalkınca topluluklar çatışma ortamı oluşturuyor…”

HEKİMLER UCUZ İŞGÜCÜNE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

Hekim sayısının azlığı / çokluğu üzerine pek çok tartışma yapılıyor. Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı bu konudaki soruyu şöyle yanıtladı:

“Çok sayıda tıp fakültesi açıldı. Şu anda 128 tıp fakültesi var. Öğretim üyesi yetersiz; eğitim de yetersiz. Bizleri değersizleştiren bir süreç!. Hekim fazlalığı ucuz işgücü olarak değerlendiriliyor. Sağlık sisteminde düzen değişikliğine gidildi.

Performans denildi; en kadar çok hasta, o kadar para anlamına geliyor. Daha da öteye gidildi, hasat garantili şehir hastaneleri, şirket hastaneleri kuruldu. Kronik hasta takiplerini aile hekimlerine yüklediler; ‘hastaneye sevk edeceksiniz denildi. Bir aile hekiminin 3 bin hastası var. Koruyucu hekimlik için bin hastası olması gerekiyor. Koruyucu hekimlik kalktı…”

ERTELENMİŞ SAĞLIK HİZMETLERİ; 1 DOKTORA 100-120 HASTA!
Prof. Dr. Fincancı yoğunluk nedeniyle hastaların randevu almakta zorlandığına ve kamu hastanelerinde sağlığa erişiminin aksadığına dikkat çekti:

“Kovid-19 salgını sürecinde ertelenmiş sağlık hizmetleriyle karşı karşıya kaldık. İnsanlar pandeminin ilk günlerinde hastanelere gelmediler.

Kamu hastanelerinde zaten pek çok servis kapatılıp Kovid servisi yapıldı, ameliyatlar ertelendi. Şimdi hepsi yığıldı. 30 hasta öngörülüyordu; idarecilerin ricacı, kontrole gelenler, sağlık çalışanları yakınları derken bu sayı 60’a çıkıyordu. Şimdi 100, 120… Hasta başına 5 dakika! 5 dakikada ancak hastanın yüzüne bakabilirsiniz. Kamu hastanelerinde randevu sisteminde hastalar randevu almakta zorlanıyor. Bu nedenle Kovid salgını sürecinde özel hastanelerin hasat sayısı arttı.”

KORONAVİRÜS MESLEK HASTALIĞI KABUL EDİLMEDİ!

TTB ağlık çalışanları için Kovid-19’un meslek hastalığı sayılması ve tazminat ödenmesini talep etmişti. Ancak karşılık bulmadı. Prof. Dr. Fincancı süreci şöyle değerlendirdi:

“Biz Kovid-19’un sağlık çalışanları açısından meslek hastalığı ı sayılması için yasa tasarısı hazırladık. Meclis’te sunuldu, olmadı. SGK itiraz etti; kabul etmedi, ‘‘nedensellik olmalı’ denildi. Virüsün hastanede alınıp alınmadığının gösterilmesini istiyor. Virüsün etiketi yok ki!

Sağlık çalışanları günün büyük kısmını hastanede geçiriyor riskli bir alan, hastaneye gelirken toplu taşıma kullanıyor, o da riskli bir alan. SGK işçinin işe gelirken geçirilen trafik kazalarını iş kazasından sayıyor…

Ama Koronavirüs’ü meslek hastalığı saymıyor. Pek çok sağlık çalışanı yaşamını yitirdi; kalıcı hasarla karşılaşanlar da var. Sistem meslek hastalığı saymasının maliyetini ve başka sektörlerden gelecek talepleri tetikleme riskini hesaplıyor. Oysa salgında sağlık çalışanları iyi korunamadı. Hele başlarda koruyucu malzeme temininde bile aksaklıklar yaşandı…”

KORONOVAC AŞISI

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı Koronavac aşısının acil kullanım onayına yönelik soruyu şöyle yanıtladı:

“Koronavac aşısının acil kullanım onayı var. Acil kullanım onayı için 1’inci, 2’inci ve 3’üncü faz çalışmalarından sonra aşı ya da ilacın etkisi yan etkileri hızlıca değerlendiriyor. Ruhsatlandırma başvurusu başka bir şey. 4’üncü faz verileri ile ruhsatlandırma işlemi yapılıyor. Biontech aşısının Türkiye’de acil kullanım onayı yok, ama FDA gibi uluslararası mekanizmaların acil kullanım onayı vardı.

Salgın dönemlerinde, salgınla mücadele için acil kullanım devreye giriyor. Geçen sene aralık ayında Koronavac aşısına acil kullanım onayı 3’üncü faz çalışması bitmeden verilmişti. Biz TTB olarak o yüzden itiraz etmiştik. Aşılamanın hastaların yoğun bakımında yatışlarında, hastalığı ağır geçirmemesinde etkili olduğunu biliyoruz. Koronavirüs’ten ölümlerin son aylarda sabit olmasının nedeni aşılamadır…”

BEYAZ YÜRÜYÜŞ NEDEN BAŞLADI?

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı 23 Kasım’da İstanbul’dan başlayan ve 27 Kasım’da Ankara’da sona erecek olan ‘Beyaz Yürüyüş’ü neden başlattıklarını ise şöyle açıkladı.

“Sağlığın piyasalaştırılması, emeğimizin değersizleştirilmesine karşı uzun soluklu, inişli çıkışlı mücadelelerden geçtik. Sağlığı çökerten dönüşümü tümüyle durduramasak da gerçek yüzünü en başından beri gösteren bir meslek örgütünün Türk Tabipleri Birliği’nin emekçileri olmaktan hep onur duyduk. Bu çöküşün önüne katıp bizden götürdüklerini görmek, göstermek de ona karşı mücadele etmek de hepimizin sorumluluğu oldu. Bugün mesleğimize, emeğimize yönelik saldırılara, bize dayatılan karanlığa karşı önlüğümüzün beyazına sahip çıkmak için yürüyüşümüzü başlattık…”

Yorum Ekle