BİR GÜN GÜNEŞ DOĞACAK VE BEN OLMAYACAĞIM


İnsan dünyaya gelir, koşar, yorulur, soluklanır ve gider.



Merhum diriliş şairi Sezai Karakoç’un da dediği gibi “Son sözü hep alın yazısı söyledi”dedi ve son noktayı koyarak ayrıldı aramızdan.

Parmakla gösterilecek kadar örnek bir hayat, sağlam bir fikir örgüsü ve geniş bir manevi mirasartık ellerde kalan.

İşte her şeyin özeti bu.

Dünya ile arana ne kadar mesafe koyarsan koy. Zamana yenik düşmeye mecbursun.

Ama o doyumsuz karakterin geride bıraktıkları, bambaşka misallerle yaşayacak zihinlerde.Edebiyatın her dalına engin bilgisiyle kalem oynattı yön verdi üstad. Deneme yazıları, Piyesler, Şiir dinletileri veefsane Diriliş Dergisi.

Artık nice kelâmın ve hatıratın boynu bükük.

Her denemesinde düşünen, düşündüren ve bekleyen bir yanı hep oldu ustanın. Her zaman gösterişsiz, sıradan ve sade yaşayarak kitaba uydu.  İbretlerle dolu sürükleyici hayatların içine hep kendini de içselleştirir, abartmadan olduğu gibi ifade ederdi. Bu hâl bugün bile pek çok yazarın ulaşamayacağı bir zirve.

Şöyle demişti bir keresinde; “İslam’ı öyle diri ve canlı yaşa ki; seni öldürmeye gelen bile sende kendini bulup yeniden dirilsin”. Bu ifade gerçek anlamda bir nefs muhasebesi değil de ne?

Yeni tabirle Z (evk) kuşağında kabul görmeyen bu his ve değerlerin en şairane aracısını uğurlandı sevenlerinin omzunda.

Sevgili,

Ey Sevgili,

En Sevgili,

Uzatma dünya sürgünümü…

diye başlamıştıgönül gözlü biçaremiz.

Şimdi en sevgiliye, hakka yürüdü. Emaneti sahibine dosdoğru teslim etti ve göçtü sonsuzluğa. Vuslatı kutlu, Mekânı cennet, Makamı İnşallah âli olsun.

Bakmayın siz ortalığı bulandırmaya çalışan yarınları görmekten aciz satılmış patırtıcılara.

Onlar bu ışıltıyı göremedikleri halde karalamaya çalışan zavallılardır. 

Bir fırtına esti, kavurdu geçti. Bize de dünya mazlumlarının bekçiliği kaldı bu satırlarda.Artık kalemimiz yettiğince, dilimiz döndüğünce emanet edilen bu davanın yılmaz bekçileriyiz. Oysa bizler güçsüzüz. Dünya telaşesine aldandık, bitkin düştük, boğulduk, yaralandık. Ama yine de dönmedik davamızdan.  İçerde pırtımızı düzenlemeye çalışırken emanet eşyalarla sözde hayatlar kurduk, (!) kurduk ta başımız göğemi erdi?

Ne bekliyorduk ki; ötesi berisi bir namazlık saltanat ile karışacağımız bir avuç topraktan.Ondan geldik ona döneceğiz. Üstadın da sayfasına  iliştirdiği gibi, “Önemli olan çamurlaşmamak”.

İnsanoğlu kuş misali. Bir odadan ötekine geçebilirse az oyalanıp, ne âlâ.

Bir gün güneş en parıltılı haliyle yeniden doğar da sen olmazsın. Hayat böyle bir döngü de yol alıyor.

Bu yalan dünya gam yurdu, çileler yurdu. Ona teslimiyet yok defterimizde. Belki başını yaslayacağın bir omuz da yok ama; gözyaşı dökeceğin bir secden hep var. Ve bence gitmelisin.

Böyle düşünmeli, bu idrak ile nefes alıp verebilmeli, şükretmeli bu ümmet.

Efendimiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) (Selâm ona olsun) bir fetvalarında bildiriyor ki; “Ey dünya, bana hizmet edene hizmetçi ol. Sana hizmet edene güçlük göster”. (Hadis-i Kutsi) Buyruk bu iken paylaşılamayan ne?

Üstad Karakoç dinimizin emirlerine ömrünü adayan bir Adem’i Salih’ti. Yaşamında ki sadelikten ve görünmezlikten çıkarılacak o kadar büyük dersler bıraktıki iz sürenlerine.

Ama bir rüzgâr esti geçti,aldı uçurdu bizi bize yabancı batı diyarlarına.

Değiştik, başkalaştık, yabancılaştık toprak kokusuna, dağımıza, saflığımıza, insanımıza. Örfümüze, âdetimize, töremize.

Zaman başka bir zaman oluverdi tıpkı yuva olmaktan çıkan evlerimiz gibi. Gösterişsiz ama bakmaya doyulmayan tahta binaların zarafeti yerini hava solumayan, betonlaşmış apartmanlara bıraktı önce.  O da yetmedi şehri göklere doğru yükseltti maneviyattan nasibi olmayan dünyalık cesetler öncülüğünde.

Yükseldikçe büyüdüğümüzü sanıp küçük düştük. Artık gökdelenlerden kendi haşeratımıza tahammül edemeyen yaratıklara dönüştük.

Geleneklerimizle aramızdaki ilişki bitmiş. Tespihin taneleri dağılmıştı bir kere.

En başta olup tutacak bir imame yok ki bizi kendimize getirsin, derlesin toparlasın.

Öyle bir savrulmuşuz ki; dünyalık âleme. Sadece irtihale göç eden cenaze merasimlerinde hatırlar olmuşuz birbirimizi, gençliğimizi, geçmişimizi. 

Bu hasbihal için illaki kuvvetli bir kalemgâhmı ayrılmalıydı aramızdan?

Ya da bizi sarsacak, ayaklarımızı yere bastıracakbaşka bir hatip mi sıradaki?

Ne oldu bu memleketin sabah ezanlarında toplanangayretli bıçkın delikanlılarına?Namazdan sonra hangi sımsıcak maneviyat kokan kıraathaneninçay seremonilerinde lezzet verecek İslâm sevgimiz?

Nerede o insanlar, nerede gençliğimiz, peki ya biz neredeyiz?

Minarelerden yükselen çok nağmeli yanlış tertip ezanı içine sindiremeyip dertlenen Celalli Müslümanlarnerede? Bir yerde bir hata var ama nerede?

Artık bir kibrit çakıp aramak mı lazım ne?

Ey gönül; sende vazgeç artık.

İçi boş bir eve girmek için anahtar aramaya değmez. Neredeyse bir ömür geçti, boşuna gürledin, boşuna yağdın. “Hâk” değilse eğer ağıdın, vallahi elindeki kalem kağıdın vebali üstüne kalır bilesin.

Yorum Ekle