Arayışlarım ve çıkarımlarım-2


Arayışlarım ve çıkarımlarım-2



Yine yine yeniden, anaokulu ve kreş döneminden mezun olan oğluma, iyi bir ilkokul bulma arayışı ve heyacanı ile yola koyulmuştum. Deneyimlerle  dolu bir yolculuk başlangıcı daha...

İlkokul dönemi...

Çok iyi hatırlıyorum, doğru okulu beraberce seçebilmek adına, oğlumun elinden tutup bir gün boyunca onunla beraber, daha önceden tespit ettiğim okulları gezmiştik. Bu okulları neye göre belirlediğimi de anlatayım size. Yöntem yine aynıydı; akademik  derece, kullanıcı yorumu, okulun fiziksel şartları (Örneğin bir kampüs okul mu?), sunduğu sosyal imkanlar ve ders işleme teknikleri gibi önceliklerim vardı. Bu arada yedi yaşındaki oğlumun da okulları gezerken vereceği  tepkiler de benim için son derece önemliydi. Seçtiğim okulların hepsi gerçekten akademik olarak oldukça etkili okullardı. Oğlumu etkilemeyen, anlamladırmadığı fakat benim için olmazsa olmazım olarak gördüğüm akademik başarı işin odak noktasıydı aslında. Çünkü çocuklarımın, tıpkı ailemin ve çevrenin bana öğretileri gibi koluna bir altın bilezik olan mesleği bileklerine takmalarını istiyordum. Ve   bunun yolunun da akademik başarıdan geçtiğini düşünüyordum. (O dönemlerde tabii...)

Yani  formülüm  kısaca şuydu;

İyi bir üniversite + İyi bir bölüm + İyi bir meslek = Başarı + Mutluluk + Refah

Tam bir matematikçi gibi değil mi?

Tabii tutmadı.

Ziyaret sırasında oğlumun bir okulda verdiği tepki çok enterasandı. O dönemlerde kupalara merakı vardı. Bir kupaya sahip olmak, bir madalya takabilmek oldukça önemliydi onun için. Çok iyi hatırlıyorum; bir okuldan içeriye dolaşmaya girdiğimizde başarıyla elde edilen ve sergilenen kupaların çokluğu onu kendinden almıştı resmen. Çok etkilenmişti. Sürekli onlara dokunmak, eline almak istiyordu.  Eve döndüğümüzde ise  ben bu okula gitmek istiyorum diye ısrar ediyordu. Şahsen bu da benim çok işime geldi doğrusu. Çünkü ben de o okula devam etmesini istiyordum. Neden mi? E formülümü verdim size...

Bu okul kararımızda bize  karşı çıkan tek kişi sevgili eşim oldu. Okulun bu kadar akademik başarılı olması, sadece sınavlara ve başarıya odaklanan bir okul olması, eğitiminde sürekli test tekniklerini kullanması onu rahatsız etmişti. Ve sürekli şöyle dediğini hatırlıyorum ''Bak!, göreceksin, gelecekte  böyle bir dünya olmayacak. Biz çocuklarımızı yetiştirirken onların inovatif düşünebilen, sorgulayan, girişimci olmayı destekleyen, teknolojiyi kullanabilen bireyler olmasına dikkat etmeliyiz. Sadece akademik başarıyı hedeflersek, bunları kaçırabiliriz.''  diye karşı görüşleri olmuştu. Yıllarca eğitmenlik yapmış, sınavlara onlarca öğrenci hazırlayan bir öğretmen olarak bu cümleler bende çok oturmuyordu. O da sağolsun kendi görüşlerine rağmen bize saygı duydu ve neticede oğlumuzu son derece akademik başarısı yüksek okula kayıt ettirdik.

Doğru bir okul arayışını finale bağlamıştık.

Siz öyle sanın! Eğer çocuğunuz varsa, hayatta tek bu doğrudur diye bir şey olmadığını çoktan anlamışsınızdır. Neler, neler değişmiyor ki...

İlkokul Bir...

Oğlumuz bir yaş daha büyümüş, doğru bir okul seçmiş, tüm heyacanımız ve hazırlığımız ile Eylül ayında okul sezonunu açmıştık.

Tabii ben sistemli, düzenli bir anne olarak oğluma hemen bütün yılı takip edeceğimiz bir plan oluşturmuştum. Yani anlayacağınız işi hemen formülleştirmiştim. Merak ettiyseniz hemen paylaşayım;

Sabah erken uyanma + Öz bakım temizliği + Kahvaltı + Okula gidiş + Okuldan Dönüş + yemek + az dinlenme + Hemen ödevlerin yapılması + az daha dinlenme + Akşam erken yatma = Başarı +Mutluluk

Tabii ki yine tutmadı.

Her zaman söylerler ya, bir eğitimcinin çocuğu olmak çok zordur diye, gerçekten doğru. Meslek üzerinize sanki yapışmış gibi. Hayata çoğu zaman bir veri ve çıktı olarak bakabiliyorsunuz. Bu kadar formüllerle yaşamak  da, özgürlüğüne düşkün bir çocuk için çok fazla kalabiliyor. Nitekimde öyle oldu.  Ben bu kurallara uyalım diye baskı oluşturdum, o da bunların hepsini reddetti. Hiç bir zaman okuldan gelince hemen ödevlerini yapmadı. Oynadı, oynadı, oynadı, yorgunluktan göz kapakları kapanırken ödev yapmaya çalıştı. Bazen onu da yapamadı. Ertesi sabah kapıdan çıkarken ödevlerini yetiştirmeye çalıştı. Anlayacağız tam benlik yani. Evdeki hesapla çarşı hiç uyuşmadı. Baktığımda burada terbiye olan ben miydim, o muydu, bugün bile tam olarak kestiremiyorum.

Bir yıl boyunca bu formülü oturtma çabalarım sürmedi, sürdü ama birbirimizi yıpratmak dışında hiç bir işe yaramadı doğrusu. İkinci yıla geldiğimizde ise artık bende kabullenmiştim. Herbirimiz farklıyız, farklı öğreniyor, farklı algılıyor, farklı yaşıyoruz. Bu sizin çocuğunuzda olsa değişen bir şey  yok..

İlkokul İki...

İkinci yılımız oldukça rahattı. Artık oğlumun ders öğrenme tekniğini çözmüştüm. Yine de rahat bir yıl olmasına rağmen sevgili oğluşum okul fikrinden, okula gitmekten hiç ama hiç hoşlanmadı. Okul onun için bir zorunluluktu. Söylenmiyordu ama sevmiyordu da. Her gün okuldan bunalmış bir şekilde geliyor. Evin içinde kendini rahatlatacak yöntemler bulmaya çalışıyordu. Asla bu yöntemlerden biri ders çalışmak olmadı hayatımızda. Daha eve girmeden çantasını yolda atıyor, üzerinde ki okul formaları kopartırcasına çıkartıp özgürlüğüne kavuşmak istiyordu. Bir hapishane kaçış öyküsü gibi. Tellerle çevrilmiş, içerisinde gardiyanları olan bir bina sanki. Haksızda sayılmazdı gerçi. Sanayi ve siyasi dönemine göre biçimlenmiş her dönem değişkenlik göstermiş, bir türlü oturtamadığımız eğitim sistemimiz yeni yüzyılın çocuklarının  kabusu olmaya aday kurumlar...

Oğlum okuldan eve her dönüşünde, hayaller kuruyor, kendinle zaman geçiriyordu. Daha konuşmaya başladığı ilk dönemden itibaren hayal kurmak onun için çok önemli olmuştu. Yolda yürürken bile kendi hayal dünyasının içerisinde olurdu hep. Çok iyi hatırlıyorum,elini sıkı sıkı tutardım ki yolda giderken düşmesin diye. Çünkü nerede ve nasıl yürüdüğünün bile farkında olmazdı. Hayalleri çoğu dönem onun hedefleri oldu.  (Bunu ilerleyen zamanda daha detaylı anlatacağım, çünkü bu da bizim yaşantımızı oldukça etkilemişti)

Bu arada gelişiminde gözlemlediğim beni en çok üzen olay ise resim yapma isteğinin ve zevkinin artık ortadan kalkmaya başladığını görmek oldu. Şuna inanabilirsiniz ki gerçekten bizim eğitim sistemimiz yaratıcığı ve hayal kurmayı köreltiyor. Bunun aksini ispat eden varsa tanışmak isterim. Anaokulunda var olan, geliştirilen yetenekler, sınıf atladıkça köreliyor hatta yok olmaya kadar dönüşebiliyor. Çünkü bizim sistemimizde test çözmek, sınavlarda başarılı olmak hayal kurmanın çok daha ötesinde bir önem arz ediyor.

Hatırlıyorum; o dönemlerde futbola merak salmaya başlamıştı. O güne kadar hiç bir ilgisi olmamasına rağmen artık takımını tutkuyla tutma, maç yapma, takım kurma, takım ruhu, galibiyet-yenilgi gibi kavramlar hayatında oluşmaya başlamıştı. Diğer spor dalları ilgisini çekmezken ( yüzme dersi, beden dersi) bunları ders olarak zorunlu görmek onu daha da bunaltmıştı. Çünkü  bu derslerde onun için kural, kaide ve disiplin vardı. Daha da enterasanı ise gelişen futbol merakımıza okuldan cevap alabilecek bir yapıyı hiç bulamadık. Çocukların futbol oynadığı yer bile betondandı. Bir gün futbol maçından dizleri parçalanmış şekilde eve gelmişti. İçim parçalanmıştı. Futbol, okula göre çok üzerinde kafa yorulması gereken  bir alan değildi. Onlara göre mahalle arasında bile oynanabilen bir oyundu. Ne bir club çalışması, bununla ilgili ne de bir alan vardı. Şimdi değişti mi bilemiyorum. Mekan sağlansa bile  burada önemli olan bence bakış açısı. Çok enterasan değil mi? Dünyadaki önemli ekonomilerden biri ''Futbol ekonomisidir''. Türkiye de dahil olmak üzere bu alanda çok para harcanılır ve çok paralar kazanılır.  Ama bunun ticarileşmesine yönelik eğitimler okulda asla verilmez. Çocuk ilgi duysa bile verilmez . Çünkü böyle bir kültürümüz yok. Sporcuları bizde ancak kulüpler yetiştirir. Ya da ithal ederiz.

Yani siz siz olun okul seçerken fiziksel şartlarını gerçekten önemseyin. Ve tabii okulun bunları kullanma oranını...

Bekleyin devamı gelecek...

Yorum Ekle