AHH NERDE O ESKİ BAYRAMLAR


Büyüklerden işittiğimiz yaşanmışlıkların ardına kadar açılan kanatlı hayal kapılarında büyüdük biz.



Bizim Bayramlarımız çocukluk coşkusuyla ışıldayan eski küçük kandiller gibiydi. Boşu olmayan içi dopdolu mübarek zamanlardı. 

Her ânımız nurdan örülen o özel günlerin içine yerleştirilen cennet bahçesiydi. Allaha uzanan minicik avuçların, özlemle çırpınan günahsız gönüllerin ilk heyecanı ile çarptı kalplerimiz. 

Uçsuz bucaksız bozkırların bakmaya doyamayacağın nadide asil çiçekleri gibiydi dünyamız. 

Damarda durmayan kanımız, kabına sığmayan deli bir heyecanımız vardı. 

Kasaba yerlerinde ve o dönemin henüz büyükşehir olmamış yerleşim bölgelerinde bayram şenliği haline getirilen alanların kadrolu elemanlarıydık.

Uyku tutmayan Arife gecelerinde yastık altında bekletilen gıcır ayakkabıların verdiği huzuru şimdiki nesle, hangi lisanla anlatabiliriz ki? 

Ne yazık ki o zamanların izleri fazla direnemeden silindi çıktı hayatımızdan. 

Artık alışamadığımız bir yabanın tam ortasındayız. 

Baharı ve hazanı çokça tecrübe edenler klişe laflarla hayıflandılar yıllar boyu. 

 “Ahh nerde o eski bayramlar?” diye.

Aslında aynı heyecana sarılmış tatlı bir şekerleme tadıydı damağımızda kalan. Köyümde ağaçlara kurulan, rüzgârlarla oynaşan çılgın bir salıncaktı bizimkisi. 

Bir yükselirdi bulutlara, bir inerdi toprak ananın mis kokulu kucağına. 

Ellerimizdeki fırıldaklar renklerin çevrinen bereketini savururdu havaya. 

Bizim bayramlarımız önümüzde sonsuz uzayıp giden bahçelere çıkan fener alaylarıydı.

Topladığımız şekerlerin imparatorluğuysa bağımsızlık ilanımızdı.

Bizim bayramlarımız lezzetin görücüye çıkma vakitlerine aboneydi.  

Yaz akşamlarının canlılık veren durgunluğuyla yerimizde duramaz, içimiz içimize sığmazdı. 

O bayramlar kapıların minik ellerle ama içten tıklamalarıyla vurulduğu sabahlara çıkardı.

El öpenleri çok olurdu mesela büyüklerin. 

Kafaları okşayan huzurlu şefkat eli, torbaları da doldururdu şekerin, çorabın, mendilin kıpırdayan renkleriyle. 

Eski bayramlar büyüklerin ellerine inen sevgileri, küçüklerin sevgilerine sinen bereketiydi. 

Arifeden banyolar yapılır, esvaplar hazır edilir, yakası paçası ayarlanıp kalıp gibi ütülendikten sonra gardroba dizilir bayram sabahını beklerdi. 

Kimi biraz mızıkçılık eder evde isyan çıkarır Arife çiçeği oluverirdi.  

Sabahın seherinde uyanıp bayram namazına hazırlanmanınsa tehir edilir tarafı olamaz, teklif dahi edilemezdi. Çünkü tarlada izi olmayanın bayramda yüzü olmazdı.  

Muntazam tertibiyle dilimizde dualar eşliğinde abdestler alınır, sağ ayakla evden çıkılırdı bayram namazı edasına. 

Başımda takkem, cebimde her daim saklı tuttuğum misvakım ve dedemden hediye tespihim, koltuğumun altına dürülüp sıkıştırılan küçük seccadem eşliğinde hızlı hızlı camimizin yolunu tutardım Dedem ve Babamın arasında. 

(Dedem Merhum Hafız Ahmet Akbaş çok kuvvetli bir Kurân hafızıydı. Ömrünü yüce dinimiz İslam’ı öğretmeye ve yaşamaya adamış, Camiyi hayatının merkezine koymuş bir din gönüllüsüydü. Namazlarını hatimle kılar, notlarını Arapça ya da Osmanlıca tutardı. Duaçınarı Camiinin en ön safını 4-5 yaşında Dedemin yanından ayrılmayarak işgal ederdim. Hocanın Allahü ekber nidası ikinci kez de benim sesimden yankılanırdı mabedimizde. Böyle bir şahsiyetin tedrisatından geçen bu sabi, onun her hareketini arkasından izleyerek beynine kayıt eder, ellerimi arkama bağlar, gerekirse de söylene söylene yürür ama kendimi onda yaşardım. Çünkü dedem önceden mutlaka tecrübe etmiştir ki; çocuğa verilecek en iyi eğitim Tevhit eğitimidir. Zira insanın önce kul olduğunu bilmesi ve Rabbini tanıması gerekir. Sonrasında da hayatının geri kalan kısmını edindiği bilgiler ışığında düzenlemeli ve yaşamalıdır)        

Yolumuz dualar eşliğinde son bulup Cami Cemaatine karışılıp da Bayram namazı eda edilince, daha cami avlusunda başlayan bayrama hürmet, evde de yeniden başlar, eski TRT yayınlarının bayram neşesiyle kahvaltı sofrasına çökülürdü.  

Nefis sac kavurma her bayramın özel kahvaltı menüsünde olmazsa olmazlarımızdandı. O fasıl bittiğinde hemen küçük odada alırdım soluğu. 

Jilet gibi ütülenmiş yeni bayramlıklar büyük bir heyecanla ayna karşısında giyilir, Limon ve Taft ile şekillendirilen saçlarım özenle taranır, aile büyüklerin elleri bu kez de bayramlıklarla öpülür, “El öpenlerin çok olsun”lar ile birlikte iltifatlar da kabul edilirdi. 

Dışarıya adım atmamızla birlikte ayaklarımız bizi önce kabristana götürür, dualar eşliğinde kabirlere su boca edilirdi. 

Böylelikle maneviyata has duygular ayakta tutulur hatta daha da beslenirdi.

O zamanların hayat akışı bizim ailemiz de böyleydi. Dedelerin ninelerin aile dışına itilmediği merhamet yüklü yıllardı onlar. 70’lerin ve 80’lerin maneviyata bakan bir yüzü vardı.  

Çocuklar büyüklerine saygılı, küçükler büyüklerine sevgiliydi. 

Karton kutudaki kader kısmet çekilişleri efsaneydi mesela. 

1 numaraya çikolata, 3 numaraya ay, boş çıkarsa saman gofretini tatmanın heyecanı ayrıydı.

Simitçiden yarım simit alınan günlerde simidi bölen eli dikkatle izlemek itirazın kıyısı gibiydi. Islak parmak ucuyla, susamların özenle toplanması peygamber sünneti olarak idrak edilirdi. 

Efsane, Ateş marka siyah Mantar tabancası her erkek çocuğunun elinde, belinde illaki olurdu. 

Şimdi olsa çocuğa asla güvenilip de verilmez. Seciyesi artar yürüyüşü değişir denmez, erkek evlat sonuçta hayata yelken açacak bu adam, diyemez bu zamanın teknolojiye teslim olan anne babaları. 

Hele kız kaçıranlar korkulu rüyasıydı kızların. Mahallede en dalgın zamanlar kollanır, bir anda aradan ateşlenerek füze gibi yanardöner hızla uçarak kıvırta kıvırta gider, kızlar kaçışır korku ile karışık bir kahkaha çınlardı olay yerinde. Korkanlar bir dahaki sefere daha uyanık olması gerektiğine inanır, her seferinde de yanılırdı. 

Sokağın serinliği. Evlerin şefkati. Büyüklere ve devlete duyulan sonsuz güven. Hepsi o eski zamanın izleri olarak kaldı hafızaların bir yerlerinde.   

Bayram günleri her şeyiyle çok özeldi. Temizlik kolu başkanımızdı adeta. 

Bursa Kültürpark’ı Grantuvalet giyinmiş yakışıklı erkeklerin, alımlı hanımların gezip tozmalarına az mı tanıklık etmişti. 

Ya ceplerin dolmasıyla soluğu aldığımız Lunapark’tan yükselen neşe çığlıkları? Balerinada, Uçan salıncaklarda, Çarpışan otolarda ve Çekiç/Rangerde gökleri inleten çığlıklar şimdiki gibi yapay değildi asla. 

Sanki bütün Bursa buraya doluşmuş da; kahkahaya boğuluyor sanırdım.

Parlak neon ışıklı yıldızların Taylan Gazinosu gecelerinde alkış sesleriyle ayağa kalkardı bu şehir alkışlarla. Kimler geldi geçti o podyumdan. Kamil Sönmez, Güngör Bayrak, Pakize Suda, Neşe Aksoy, Sevtap Parman, Küçük Emrah, Ahmet Özhan, İbrahim Tatlıses ve Bülent Ersoy. Daha da nice şöhretli sanatçılar geldi hitap etti Bursalılara. 

Nezakette yarışılan yıllardı o yıllar. Herkes kendini de haddini de bilirdi. 

O serüven bitti, o rüzgâr esmiyor artık. 

Hiç alışamadığımız bir devrin piyonlarıyız artık. Kirlenmiş dünyanın ekşi lezzetleri bozdu ağızların tadını.  

Hiç bir şey yerli ve yerli yerinde değil. Eski adetler, o eski dostlarla birlikte terk-i diyar eylediler. 

Artık o çocukluk günlerimizin tadı olmasa da; örf, adet, gelenek ve göreneklerimizin idrakiyle yaşamak ve yaşatmak gelecek kuşaklar adına çok önemli. 

Günümüzde bayramların tatil olarak algılandığı, şehirden kaçışların revaçta olduğu zamanların esiri olup çıktık milletçe. 

Köhne Avrupa yaşantısının esirlerine dönüştük. 

Sıla-i Rahim’in azaldığı bir koşuşturma çarkının dişlilerine mahkum gibiyiz.

Günümüz insanının yorgun ve uyuşmuş bedeni için bayramlar kendine vakit ayırma araları artık. 

Birlik ve beraberliklerin pekiştirildiği, barış, dostluk, sevgi ve saygının paylaşıldığı millet olma şuuruna ermenin zirvesine ulaşmaktan çoktan vazgeçtik.

Beklenen, hasreti çekilen bir toplumsal yapının oluşturulması; öz değerlere bağlı. Maneviyatı, çalışmayı, güzel ahlakı ilke edinen erdemli kuşaklarla yakalanabilir bu değer ancak. 

İşte sırf bu yüzden birey ve toplum yaşamında çok önemli bir yeri bulunan dini bayramlarımızı çocuklarımıza aslına uygun biçimde anlatmalı ve yetiştirmeliyiz.

Millî ve manevî değerlerimizi özümseyerek yardımlaşma, dayanışma ve hoşgörü duygularını benimsettiğimiz sürece, ancak beklentilerimiz karşılık bulur.

Millî bayramlar tek bilek olma yolunda kişiyi yüreklendirir. Dinî bayramlar ise, inanan insanların kenetlendiği maneviyatla yoğrulan günler olarak eda edilir. Maneviyatı yüksek Kurban Bayramımızda mangal sefası sürmek ve eğlence yerlerini sulandırarak abes dünyalıklara hizmet etmek büyük bir yanılgının kucağına düşmektir. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın kalesi olan dini bayramlarımızı nefsin şeytani günahlarına bezememek gerek. 

Nasıl ki gök kubbeden inen rahmetten, ibadet eden etmeyen herkes yararlanıyorsa; dini bayramların ılık esintisinden, rahmet coşkusundan da, herkes şartsız koşulsuz Allah’ın izniyle nasiplenir.  

İslâm devletlerinde işgallerin devam ettiği, gözyaşların dinmediği, kanların oluk oluk aktığı şu ahir zamanda Müslümanların İslami değerleri zul görerek beyhude bir hayat sürmesi toplum olarak hepimizi yaralar. 

Maneviyat yüklü dini bayramlarımızın bu uyanışa vesile olması dileğiyle tüm İslam âleminin uyanışını diliyorum. 

Kurban Bayramınız mübarek olsun…

Yorum Ekle