Yeni yıla girerken…


Evet yaşamımızda bir yılı daha geride bıraktık, ağırlıklı olarak acılarıyla, masum vatandaşlarımızın, askerlerimizin, güvenlik güçlerimizin şehitleriyle, ailelerinin dayanılması zor kederleriyle geride bıraktık.



Aslında sadece biz değil, neredeyse tüm dünyada benzer acılar yaşandı, bazen terörle, bazen doğal afetlerle, bazen açlıkla yüzbinlerce insan hayatını kaybetti.
Aslında bunlar güncel ve bireysel acılarımız, insanlığın önünde, yerküre üzerinde var olabilmeyi tehlikeye sokmakta olan bir doğa felaketi, iklim değişikliği var ki, onun doğuracağı acıları düşünebilmek bile zor, düşünmek isteyen de pek yok gibi. Hani iklim değişikliğinin önde gelen suçlusu olarak havaya bıraktığımız CO2 salınımlarını görürüz ve başta AB ülkeleri olmak üzere birçok gelişmiş ülkede bu konuda çok dikkatli yaşam düzenleri kurulduğunu biliriz ya, geçen hafta dünya haberleri arasında, AB kentlerinde yaşayanların hava kirliliğinden dolayı nefes alamaz duruma girdikleri vurgulandı. Demek ki sadece biz ve bize benzer ülke insanlarının değil, gelişmiş ülke insanlarının da bu konu pek gündemine giremiyor, her ne kadar geçen yıl Paris Zirvesinde karşı eylem kararları aşmış olsalar bile… Oysa şu anda yerküre üzerinde 7,7 milyar insan yaşıyor, yüz yılın sonunda bu rakam 9 milyara ulaşacak ve Paris Zirvesinde atmosfer sıcaklığında ön görülen 2 derece artışa çok daha kısa sürede ulaşılacak…Bir de bu insanların ekonomik ve sosyal yapısına bakalım, halen 7,7 milyar insanın yüzde 57’si Asya ve Avusturalya’da, yüzde 21’i Avrupa’da, yüzde 14’ü Amerika’da, yüzde 8’i Afrika’da yaşıyor, içlerinden 2 milyarı okuma yazma bilmiyor.
Yapılan araştırmalar, fakir ve zengin ülkelerin arasındaki farkın, ülkelerin yaşıyla, doğal kaynaklarının zenginliği/fakirliğiyle, ırk ya da deri rengiyle ilgili olmadığını, halkın tutumunda öne çıktığını ve bu tutumun yıllarca eğitim ve kültürle çerçevelendiğini göstermiştir.
Eğitim ve kültür denince de, toplum yapısının temel taşları oldukları, tartışılmaz oluyor. Bu temel taşlarının ise insan beynine, taa ana karnında var olmağa başladığı andan itibaren yerleştiği de biliniyor. Geçenlerde Selvin Öğretmen Uluslararası Montessori Anaokulu’nda, kızım Selvin Öğretmen, velilerle bir seminer düzenledi, konu çocukların algılama yeteneğinin gelişimi idi.
Anlattıkları, Maria Montessori’nin gözlemlere dayalı araştırmaları sonucu ortaya koyduğu eğitim sisteminin temel taşlarıydı, en önemli temel taşı ise, bir insan, ömrü boyunca öğreneceklerinin yüzde 60’ını 0-6 yaş arası öğrenir, gözlemi idi, bu öğrenmenin de, çocuğun çok hızlı algılama yeteneği ile zenginleştiği idi.
Çocuk dünyaya gözünü açtığı andan itibaren çok geniş ve hızlı bir algılama ve sonunda da öğrenme süreci içine girmektedir. İşte bu nedenle çocuğunuzun çevresinde doğru ve güzel uyarıcıların varlığı, onun yeteneklerinin doğru gelişimini sağlar, Montessori eğitim sisteminin temelinde de, çocuğun çevresinde doğru, güzel ve bilgi dolu... bir ortam oluşturmak yatar. Ben her gün okulun bahçesinde, ki o bahçede Bursa ve çevresinde yetişen tüm meyve türlerinden birer örnek ağaç var, çocukların ekip biçtiği tarlaları var, oluşan o rengarenk güzel ortamı yaşıyorum ve çocukların bu ortam içinde nasıl geliştiğini gözlemliyorum.
Düşünün 2 yaşında bir çocuk, örneğin armudun çiçek açma döneminden meyveye dönüşümüne kadar oluşumunu izliyor ve olgunlaştığında da öğretmeninin yardımıyla ağaçtan topluyor, akşam evine götürüyor. Baharda tarlalarında bakla ektiler, olgunlaştığında baklaları topladılar, ahçı teyzelerine verdiler, pişirildi ve yediler.
Bu ve benzeri etkinliklerin çocuğun beyninde oluşturduğu bilgi ve doğa sevgisinin onu yaşamı boyunca yönlendireceği çok açık...
Büyüdüğünde onun davranışlarının da, ruhuna yerleşmiş sevgi kökenli olacağı da çok açık...
Ama bir de okul dışındaki yaşamımıza bakıyorum, örneğin evde TV’i açtığımda, gazeteyi önüme serdiğimde önüme konan çirkinliklerle, küfürlerle, kavgalarla, silahlarla karşı karşıya kalıyorum. Haberleri izlerken, okurken hep sorarım kendime, bu güzel ülkede acaba hiç güzel bir olay olmuyor mu ki bunların içinde yer almıyor.
Bu söyleşiyi dinlerken, söz aldım ve velilere, siz siz olun, çocuğunuz uyumadan sakın televizyonunuzu açmayın, önerisinde bulundum.
Aslında toplumun doğru eğitim ve kültüre sahip olabilmesinin temelinde, 0-6 yaş arası çocukların doğru ve güzel ortamlarda, doğru yöntemlerle geliştirilmesinin yattığını düşünüyorum.
Yeni yıla girerken belki biraz karamsarlıklarla canınızı sıktım ama, bu karamsarlıkların ortadan kalkmasının uzun vadeli çözümünün de çocuklarımızın doğru eğitilmesinde olduğunu düşünüyorum.
Bu vesile ile tüm okurlarıma ve ailelerine sağlıklı, mutlu ve güzellikler dolu bir yeni yıl diliyorum…