Yaşam bir rüya, hayra yoralım


Şöyle bir boş arsa olsa da top oynasak. Nerdeeee.



Mantar gibi üreyen nüfus ve o nüfusu barındırma derdinden çok, cebini doldurma derdindeki insan hırsı yüzünden dağı taşı çift banyolu sitelere, AVM'lere, özenti kafelere, yapmacık mekanlara kesmiş yurdun büyük şehirlerinde ara ki bulasın, bir avuç boş toprak parçasını. Yapışkan otlarının, pıtır pıtır pıtırakların, türlü çeşit bitkinin toprağın üzerini kapladığı; çocukken ağızdan ağıza yayılan bir şehir efsanesiyle kulağa kaçtığında sağır ettiği söylenen o adını bilmediğim, üfleyince dağılan bitkiyle dolu bahçelerde bağıra bağıra top oynayıp, hulahup çevrilen, evcilik oynanıp, ebeden saklanılan boş arsalardan olsa da, gidip şu kocaman yaşımızda kilim atıp kitap okusak, termosta çay götürüp içsek, örgü örsek ve gözleri yeşil otlara, karıncalardan oluşan izlere, sümüklü böceklere dikip sükuta dalsak.

Vücut istiyor bunu. Magnezyumu eksilmiş bedenin çilek istemesi gibi.

Doğduğundan beri Bursa'da Heykel'i, İstanbul'da Taksim'i, Ankara'da Kızılay'ı görmemiş bebeler var yahu. Çocuk hiç külliye, sokak çeşmesi, tarihi cami, şadırvan, kapalı çarşı, sundurma, salaş esnaf lokantası, türbe, eski pasaj falan görmemiş ki ömründe.

Tebeşir kokan, kusunca hademenin üzerine talaş döktüğü, sıraların iç bölmesinde dünden kalan kurumuş simitleri saklayan sınıflarda hiç oturmamış ki.

Sümüğünü cebinde anasının misler gibi yıkayıp ütülediği kumaş mendillere silmemiş, sınıfın bir köşesindeki çöp kutusunun başına dikilip sözde hırt hırt kalem açarken çocuksu dedikoduların kaynatıldığı zamanlarda hiç yaşamamış ki... Sahi neydi o dedikodular. "Sınıftaki Caner yan sınıftaki Yasemin'e aşıkmış, kabak kafalı Süleyman geceleri altına işiyormuş, Fatih geçen ders gene pırtlamış, Nesrin'le küsülmüş ip atlama oyununa alınmayacakmış, Hümeyraların mahallede bacak kesen adam varmış çocukların bacağını kesiyormuş..."

Bitli kafalı, yeşil sümüklü, şişko mu şişko, ayağı Esem interli ve yüreği saf mı saf çocuklardan; bir türlü deli gibi kendine güvenemeyen, hala bir parça utangaç, kırılgan, “aman el alem ne der” sorgusuyla yaşayan içi mahcup, dışı kabuklu yetişkinlere dönüştük. Hala tam anlamıyla kendimizden emin değiliz, en çok haddimizi bildik.

Geçende çarşı pazar dolaşırken, yavaş yavaş kapanan şehir markalarını, o tanıdık dükkanların yerindeki beyaz eşya mağazalarını, onların çiğ ışıklarını görünce, zamanın ve şehrin ne kadar yorgun olduğunu gördüm bir kez daha. Kolay mı şehir yaşlanıyor tabii. Otobüste yanıma bir amca oturmuştu birkaç hafta evvel. Temiz giyimli, belli görmüş geçirmiş. Yalnız yaşayan insanlar en çok nasıl belli eder kendini söyleyeyim mi? Yanlarına oturduğunuzda sanki 40 yıllık tanış gibi sohbete koyulurlar. Çocuklarını anlatırlar evvela. Çoğunlukla güzel okullar okumuş, iyi meslekler edinmiş ama ya il ya da ülke dışında yaşayan ve arayıp sormayan çocuklarından... Ya hekim çıkmıştır o çocuk ya mühendis ya da bilmem ne işte. Ama o yalnızlıktan iki kelam etmeye muhtaç anacık ya da babacık size anlatır da anlatır. Satır aralarında anlarsınız ki o evlatlar arayıp sormazlar, gelip gitmezler. Otobüsün cam kenarı koltuğunda, bastonuna yaslanarak giden o ihtiyar adam ya da kadın gözlerindeki saklı buğunun belli olmadığını zannederek gülümser ve susar bir müddet. Yol biter sonra. Ya siz inersiniz ya o. Boğazda bir yumru ve alfabe bitmiş. Eşi de ölmüş o ihtiyarcık çarşıdaki esnaf lokantasına gidiyormuş ev yemeği yemeye. "Çok yaşamak kötü hanım kızım" demişti inerken otobüsten. "Bütün arkadaşlarımın ölümüne tanık oldum. Tüm sevdiklerim ölüyor tek tek. Ve ben uzun yaşadıkça onların gidişini seyrediyorum..."

Şehir kabuk değiştirse de çehresinde geçmişe dair birkaç ayrıntı yakalayınca sevindirik oluyor, bir taşa keyifle tekme atıyor ve vuruyorsun yokuş yukarı Tahtakale'ye. Birkaç eski ahşap konak görüp, kırık kapısından gözümü uydurup içini gözetlerim, taş fırından mis gibi ekmek alıp eve yollanırım diyorsun. Ah bu yaşama sevinci dedikleri... İstesek de istemesek de teşneyiz ona.

Kafanın labirentinde bir sürü cümle, bir sürü anı, bir sürü girizgah, ibadullah hayal ve hiç ölmeyecekmiş hissi uyandıran o garip yaşamsal deveranla eve dönüş.

Yaşam çok uzun bir rüya.

Hayra yoralım.