Üniversiteler için değişen algılar


Üniversiteler için değişen algılar



Cumhuriyet tarihinden itibaren ülkemizde yükseköğretim ve üniversitelerin gelişim sürecine göz attığımız da yakın dönemde artık her şehirde veya ilçelerimizde en az bir meslek yüksekokulu, fakülte hatta yeni kurulmuş olan üniversitelerimizi gözlemlemekteyiz. İlçe merkezi olarak Bandırma’da Alanya’da ve İskenderun’da sosyal ve teknik bölümlerin ağırlıkta olduğu üniversiteler eğitim ve öğretim yaşantılarına devam etmektedirler. Türkiye’de öğretmenliğin lokomotifi olan köy enstitülerinin kuruluşu ve devam eden yıllarda öğretmen okulları olarak faaliyet gösteren bu muallim mektepleri eski jenerasyon olarak kabul ettiğimiz Türk bayrağının dalgalandığı her karış toprağa eğitim hizmetini götüren, köylüyü sıhhiye, tarım, kooperatifçilik ve insan ilişkileri konusunda aydınlatan Cumhuriyetin  ilk dönemindeki en önemli entelektüel bilgi merkezleriydi. Eğitim ve kariyer geliştirmesine devam eden öğretmenler, eğitim enstitülerini tamamlayarak lise ve diğer dengi okullarda görev almaya başlamışlardır. 1980 sonrası eğitim enstitüleri dört yıllık birer bölüm haline getirilerek eğitim fakültelerine dönüştürülmüştür. Eş zamanlı olarak ticari ilimler fakülteleri de iktisadi ve idari bilimler fakültelerinin temelini oluşturmuştur. Cumhuriyet sonrası dönem de İstanbul Üniversitesi, Cumhuriyetimizin ilk üniversitesi olarak sayılan Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi gibi iki elin parmağını geçmeyecek kadar bulunan üniversite sayısı günümüzde sayamayacağımız kadar artış göstermiştir. Üniversitelerin artışı eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması yönünde nicelik olarak artış göstermiş olsa da nitelik olarak verilen eğitim ve araştırma geliştirme olanaklarının yeterliliği tartışılır durumdadır.

Devlet politikası olarak özellikle 1992 sonrasında Süleyman Demirel döneminde, il ve ilçelerde sosyo-ekonomik gelişmelerin artış göstermesine yönelik bir çok merkezde meslek yüksekokulları ve üniversitelerimiz kurulmuştur. 25 yıllık bir süre geçmiş olmasına rağmen akademik alt yapı, kampüs olanakları, bilimsel merkezler, teknoparklar ve diğer araştırma klinikleri yönünde daha kendisini yeni tamamlamış veya tamamlamakta olan kuruluşları gözlemliyoruz. O zaman sadece tabelada üniversiteyi yazmak, kurmak mesele olmasa gerek diye düşünüyorum. Asıl meselenin burada sunulacak eğitim kalitesinin, akademisyen yeterliliğinin, burs olanaklarının üniversite sanayi işbirliğinin nasıl sağlandığının ve ayrıca mezunların sektörde ve istihdam açısından ne durumda olduğunu gözlemlemek daha gerçekçi sonuçlar doğuracaktır.

ÖSYM’nin 2017 yılı için açıklamış olduğu verilere göre  sınava giren aday sayısının karşılığında lisans, ön lisans ve  açık öğretim bölümlerine yerleşen aday sayıları açıklanmıştır. Buna göre normal liselerden  558.721 kişi sınava başvuru yapmış 185.118 kişi lisans, ön lisans ve açık öğretim bölümlerine yerleşmiştir. Ortalamada 1/3 gibi bir yerleşme oranını görmekteyiz. Lise( yabancı dil ağırlıklı olanlarda toplam sınava giren aday sayısı 101.001 yerleşen aday sayısı 3.333 gibi çok düşük bir oranla karşı karşıya kalmaktayız. İmam Hatip liselerinden sınava giren aday sayısı 222.925 yerleşen aday sayısına baktığımızda 88.114 kişi olarak sonuca ulaşmaktayız. Bu yıl ilk defa sınavsız geçişin kaldırıldığı meslek liselerindeki orana göz atarsak  198.144 kişi arasından sadece 36.745 kişi üniversitelerdeki bölümlere yerleşmiştir.

İstatistiklerden yola çıkarak hatta rakamlara boğulmadan ülkemizdeki eğitim sisteminin daha iyiye gidebilmesi için bazı yapısal sonuçları ortaya koyarak özeleştirimizi yapmak zorundayız. Gerçekleşen sonuçlar ve çözüm önerilerini şöyle sıralayabiliriz.

İLK ÖNERİM KALIN PUNTOLARLA YAZILMASININ ZORUNLULUĞUNU HİSSEDİYORUM. Eğitimde EHLİYET, LİYAKAT,  SADAKAT  ilkelerini uygulanmasına objektiflik esasına göre imkan vermediğiniz ve sapmalara uğradığı sürece ülkenin ismi mevcut durumu ne olursa olsun başarılı olabilme şansınız yoktur. Aslında eğitim sisteminin temelini bu denklem oluşturmaktadır. Çözüm arayan bu konudaki tarafsızlığı sergilemesi, adama göre iş mantığından çıkarak işe göre adam mantığını yerleştirmesi yeterlidir. Eğitimin partizanlığı ve siyaseti olmaz. Eğitimin neferliği, bilgisi ve tecrübesi bununla beraber uzmanlığı gözetilmelidir. Devlet politikası bu yönde işlemelidir.

- Okul yönetimleri deneyimi ve uzmanlığı yönetim ve organizasyon olan  yeni teknolojileri ve gelişmeleri eğitimin içinde projeleri üreten ve uygulatan profesyonellere bırakılmalıdır. Bu profesyonellerin öğretmen kökenli olması zorunlu olmamalıdır.

-  Kamu ve özelde çalışan tüm öğretmenlere performans kriterleri getirilmelidir. Bunların denetimini yaparken gerçekçi çözüm yolları tarafsız olarak ortaya konulmalıdır.

- Üniversitelerde fakülte ve yüksekokul bazında tüm bölümlerin gözden geçirilerek ülkemizin içinde bulunduğu istihdam gerçeklerine uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Birçok üniversitenin ve yüksekokulun açık olan bölümlerinin kontenjanları dolmamış talep görülmediği için kapanma durumu ile karşı karşıya kalmışlardır. O zaman burası için harcanan enerji ve ödeneklerin yeni bölümlere uygulama ve araştırma merkezlerine aktarılması gerekmektedir.

- Liselerde  yapısal düzenlemelere gidilmesi önemlidir. Özellikle rehberlik ve yönlendirme yönünde ciddi eksiklerimiz bulunmaktadır. Rehberlik faaliyetlerini yürütecek personel yetersizliğimiz olduğu gibi bunları hayata geçirebilecek süreçlerde de yetersiz kalmaktayız.

- Öğrenci-Okul-Veli işbirliğini sözde olarak değil, yaptığımız seminer programları ve terapilerle daha kaliteli hale getirmeliyiz.

- Tüm bunları gerçekleştirmenin en önemli kriteri tabi ki eldeki kaynakların en etkin şeklide planlaması ve dağıtımıyla olacaktır. Bazen çözüm bizim kendimizdedir. Devletin eğitim sisteminde ileriye gidebilmesi günü birlik çözümler ile olması dışında sistemsel alt yapıyı ortaya koyması ile gerçekleşecektir.

Bu konuyla ilgili analizlerim ve çözüm önerilerimin devam edeceğini belirtmek isterim. Sevgiyle  kalın.