Takip isteyen film gibidir hayat…


Nasıl olsa aslıma rücu edeceğim, beni yaratan tarafından seviliyorum, yüzüm sütlaç gibi kırıştığında da sevineceğim hep. Çünkü giderken ruhumu alıp gideceğim. Bedenim fani dünyanın toprağında kalacak...



Hayat hiç geciktirmeye gelmez. Bir saatli bombanın süresini tamamlamasını beklerkenki heyecanla yaşamak… Kitap okuyorum, balkondaki menekşelerin yanında, sonra içerde kırmızı kanepede uzanarak, bir yerlere kıvrılarak... Kedi her zamanki gibi yanımda… Sırtını, poposunu, kafasını illa temas ettirerek gövdeme, içinden akan, ılık ılık akan mırıltıları bana hissettire hissettire… Salon basamağına oturuyor, mutfağın serin ve loş bir köşesine siniyor, hayatın tek lahzasını bile kaçırmamaya kendimce yemin ederek kitap okuyor, kahve içiyor, hayatın akarken çıkardığı sesleri dinliyorum... Her şeyin, her anın tadını çıkarabilme telaşı, çabuk çabuk, hızlı hızlı bir çaba. Papağan gibi ezberleyip, maymun gibi taklit etmeden yaşama dair hareketleri, kendi çıkarımlarımla, bana ait yorumlarla, kendi hissettiklerimle yaşamak... İçimde mızmız dereler değil, yorulsa da deli gibi çağlayan şelaleler akmalı...

Bu bahçenin gizli ve anlaşılmaz kalmış, yarım ve eksik bırakılmış tek bir parçası bile olmamalı... Hayata dikkat kesiliyorum... Hayır çok kıymetli ve mühim olduğu için değil tabii ki... Beni gerçek hayata hazırlayan bir yer olduğu için... Hep yaptığımız şeyler, kanıksamaya bağlı değer yitimine uğradıkları için, onları yapmadığımız dönemlerde değerlerini ne kadar da iyi anladığımızı bir kez daha anlamış olmanın mutluluğuyla koyu bir kahve içip, koşar adım kitap okuyorum ve sanki yarın ölecekmişim kadar önemsiyorum yaşamı... Genç olmak, önünde ne kadar da uzun seneler olduğu ve o uzun senelerde ne kadar da mutlu mesut, varsıl ve şanslı yaşayacağını zannetme yanılgısından öte bişey değil... Yaşlandım ama derimi buruşturmadan, saçlarımdaki akların görünmesine müsaade etmeden, şişmanlamadan, hayatın yakasını bırakmadan, yeni doğan günü arzulamaktan vazgeçmeden, Tanrı'nın beni kucaklayacağı güne kadar içimde daima “büyümeyen” bir noktayı canlı tutarak...

Ben önemsemedikçe yaşlanmayı, inadına gelmiyor kaz ayakları, nasolabiale'ler, iki kaş arası derin çizgiler, sarkmalar, çatlamalar, eskimeler... Teslimiyetim evet beni durduğum yerde saydıran... Değiştirmeyen, başkalaştırmayan... Alüminyum folyoya sarılı tepsi yemeği gibiyim... Pişiyorum ama asla üzerim yanmıyor, kararmıyor, değişmiyor... Nasıl olsa aslıma rücu edeceğim, beni yaratan tarafından seviliyorum, yüzüm sütlaç gibi kırıştığında da sevineceğim hep. Çünkü giderken ruhumu alıp gideceğim. Bedenim fani dünyanın toprağında kalacak... Tekrar ayılacağı güne kadar. Hayat bizimle konuşur... Rüzgarın uğultusu, yaprakların hışırtısı, yağmurun sesi, güneşin sarısı, kahve çekirdeklerinin kokusu hep hayatın sesleri... Tek bir anı kaçırmadan, es geçmeden, dikkat kesilerek yaşamak...

Şu an uzandığım kanepeden, salon camından görünen ve rüzgarda oynaşan yemyeşil çınar yapraklarını izliyorum... Ve müsaadenizle uzun bir müddet izleyeceğim...

Tek bir anı bile kaçırmaya elvermiyor gönlüm...