Siz giderseniz şehir gider...


Siz giderseniz şehir gider...



Setbaşı Recep Abi Büfesinin turşusu çıtır çıtır, eti, salçalı sosu enfes, ekmeği tatlı mı tatlı dönerli sandviçini,


Mehtap işkembecisinin, sakatat sevmesem ve  yemesem bile Altıparmak Caddesi’nin başlangıcında köşe başındaki duruşunu,


Eski Uzay’ın, Rıhtım’ın külahta mis gibi süt kokan dondurmalarını,


Çekirge Çardak Restaurant’ın ızgara bonfilelerini,


Kültürpark’ın içinde gölün yakınındaki çiğbörekçinin eskiden yaptığı çiğ böreklerini,


Cumhuriyet Caddesi’nden Reyhan’a inerken tam köşede yıllar yılı arz-ı endam eden, ama şimdi tarihe karışan Yazdağ pastanesinin armut kurabiyelerini,


Kültürpark içindeki Yusuf Restaurant’ın çocukluğumda yediğim ızgara köftesi, bonfilesi ve iri iri patates kızartmalarını,


Reyhan Mahallesi'ndeki Reyhan fırınının ilkokuldayken bayılarak yediğim, şimdi nedense aynı hazzı alamadığım mis gibi cantığı, cevizli lokumu ve tahinli pidesini,


Reşitpaşa İlkokulu’nun önünde ipe dizili şekilde satılan ve boynumuza kolye niyetine asıp, koparıp koparıp yediğimiz alıçları, okul önündeki salçalı sandviçleri, macunları; bir annenin  yıllardır gurbette yaşayan evladını özlediği gibi özledim.


Bu saydığım işletmelerin bir kısmı valizini toplayıp gitti, bir kısmı da hala aynı yerde ikamet ediyor ama ne onlar eskisi gibi, ne de benim çocukluktaki ağız tadım eski tat…


Bursa’ya mal olmuş, Bursa’dan uzakta gurbetteyken akla gelip ahh çektiren, burunda tüten bu dükkanlar, lokantalar, pastaneler; kapanmasın, yitip gitmesin, maziye karışmasın, eski fotoğrafların içinde donuk ve yaşamasız karelere dönüşmesin diye gözlerinin içine bakardım. Kalanların hala gözlerinin içine bakarım.


Geçmişten yadigar kalan dükkanlardan birisi, Altıparmak’ta Balıkçı Reşat’ın karşısındaki minicik dükkanda hizmet veren Saray Börekçisi’dir mesela. Rahmetli babacığım, oranın kol böreği ile yağlı poğaçasını o kadar çok severdi ki, ne zaman Saray Börekçisi’nin önünden geçsem, babamın gülümseyen tatlı yüzü zuhur eder  oracıkta, içimde bir yer sızlar.


Reşat demişken, korkarım oranın da bir gün mazi olmasından. O köşe en çok Reşat’a yakıştı yıllarca. Tıpkı Kafkas gibi buluşma noktası, yön belirleme noktası, adres belirtme noktasıydı Reşat. Gürbüz sokak kedilerinin patileriyle balık tablalardan balık yürüttükleri, bol ışıklı, bereketli bu balıkçı giderse oradan, küserim bahtıma da, talihime de…  Aman Allah vermesin.


Altıparmak’ta ilkokula inen sokağın tam köşe başındaki Durak Muhallebicisi’nin yıllara inat, görgüsüzce yenilenmeyen ve bu yüzden rüküşleşmeyen, tatlı, eski, yıllanmış ve bu yüzden kıymetli olan iç mekanı beni alır eskiye taşır. Bu dükkan hep bu dekorla böyle kalmalı. Özünü yitirmeden, karakteristiğini koruyarak, yine vitrinlerinde koca koca kayık tabaklarda göz kırpan tavuk göğsü tatlıları ile orada tüm heybetiyle kalsın. En azından ben ölünceye kadar…


Bir şehir salt beton binalardan, yoldan, asfalttan, caddeden ibaret değildir. Bir şehir; hatıralardan, geleneklerden, klasikleşmiş mekanlardan, tanıdık bildik pastanelerden, büfelerden, esnaf lokantalarından, yeri hep aynı kalmış sokak sandviççilerinden, sokak lezzetleri yapan ve mekanı hep aynı kalmış esnaftan ibarettir.

Bir şehri şehir yapan; salt sanayisi, nüfusu, aldığı göçü, işgücü, sermayesi değil; birbiri ardına kim bilir kaç nesli büyütmüş, doyurmuş, kendine alıştırmış, gönülleri bir yere, bir şehre ait hissettirmiş, marka haline gelmiş işletmeleridir. Bir şehri beton yığını olmaktan sıyırıp, bir yuvaya dönüştüren değerler işte onlardır.


Ne olur kapanmayın eski mekanlar. Siz giderseniz anılar gider, şehrin ruhu gider, biz gideriz…


Dünya durdukça var olun…