Olan köfte tavasına oluyor hep


Ben bulaşık makinesini çok nadir kullanırım; zira en baba cümleler elde bulaşık yıkarken üşüşüyor zihnime.



Köfte tavasını kazırken herkesin her şeyi yapabileceğine dair duyduğu abartılı inanç ve toplumun baş tacı ettiği isimlerin altının boş oluşu geliverdi aklıma. Uzun zaman evvel televizyon izlemeyi bıraktım. Tarık evde yoksa asla açmadığım, o izlerken de koltuğa ilişip yancı konumunda izlediğim dakikaları saymazsak aklıma bile gelmiyor o aptal kutusunu açmak. Haşa kendim de yıllarca o aptal kutusu dediğim şeyin içinde haber sundum, programlar yaptım, para kazandım ama birkaç nadir yapım ve bir iki kaliteli kanal dışında televizyon benim için her temizlikte tozu alınacak bir ev aksesuarı artık. Çünkü neden? Topluma bir şey vermek yerine toplumdan bir şey almaya odaklı insanlarla dolu bir dünya orası. Gündüz evde hasta yatarken sırf merakımdan neler oluyor diye kanallarda şöyle bir gezindiğimde şiş olan bademciklerimi yutacaktım neredeyse. Birbirlerinin yaptığı yemeklere iğrenç diyen, sofrada kavga eden ve kendini gurme sananları; oturup ünlülerin gıybetini yapan diğer ünlüleri; babasından gördüğü tacizi 35 yıl sonra çıkıp gözyaşları içinde anlatan ünlü eskilerini, kokulu öpücük gönderen şiş dudaklı botokslu şarkıcıları; birbirinin kirli çamaşırlarını ortaya döken ve “Bir konuşursam Türkiye yıkılır” diyen ünlü isimleri, güüüüünaaaayyydıııınnnn diye bağırmayı enerjik olmak zanneden sunucuları; yerlerde sürünen Türkçeyi, kötü kötü dizileri, sinir bozucu reklamları ve buna benzer gereksiz bir ton şeyi izledikten sonra mirketlerle aslanların mücadelesini gösteren bir kanal bulup biraz rahatladım sonra da kapattım o aptal kutusunu. Dedim ki kendi kendime; bu programlar ve bunları sunanlar ne veriyor topluma? Hiçbir şey. Peki ne alıyor toplumdan? Para ve şöhret elbette. Onlar kesesini doldururken, toplum her geçen gün yokuş aşağı yuvarlanıyor, dil bozuluyor, adap bozuluyor, üslup bozuluyor. Giden elektriğe, harcanan zamana yazık. Bunu söyleyince entel takıldığımı (onların tabiriyle) zannedenler de yok değil elbet. Yanlışı görmenin ve kaliteli olanı ayırt edebilmenin nesi entellik? Ayrıca ona entel değil entelektüel deniyor. Cahil olmayı değil ama cahil olmakta ısrar etmeyi küçümsemek geliyor içimden. Bir de cahil cesaretini. Bir de “Benim neyim eksik” düşüncesini. İnsanız eksiğimiz çok. Her şeye gücümüz ve yeteneğimiz yok ki. Televizyon bir milletin özetidir. Bir toplumun kalitesi televizyon programlarından anlaşılabilir. Bu büyülü bir biçimde hayatın her tarafına sirayet eder. Geçen gün trene bindim, iki adım attım geri dönüp inmeye yeltendim ki tren kapıları kapandı ve içeride kalakaldım. Kendimi dışarı atmak için öyle güçlü bir istek duydum ki anlatamam. Yüzüm nasıl bir acıyla buruştuysa artık “İyi misiniz kızım?” diye soran teyzeye “Kelle paça, sarımsak ve fırçalanmamış diş kokusu var teyzeciğim nasıl iyi olabilirim” diye ağlanmamak için zor tuttum kendimi. Yazın ter kışın nefes kokan, cep telefonunda yahni tarifi veren, kahkaha atan ve etrafa rahatsızlık saçan bu insanların çoğunda ve toplumun büyük kesiminde etkisi olan şey eğitim ve görgü eksikliği.  Kokulu öpücük gönderen şarkıcılar değil; düzgün bir Türkçeyle güzel şeyler anlatan, hayatın güzel tarafını gösteren ve toplumdan bir şey almaktansa topluma bir şey vermeyi vazife edinmiş insanlarla dolarsa o kutu, eminim ki toplumda çok şey değişecek. Televizyon gerçekten bir toplumu eğiten en önemli silahlardan birisi. O silahın kurşunu bilgelik ve kütür ise ne ala. Bunlar akıp geçti zihnimden.

Bulaşıklar bittiğinde bir kahve yaptım kendime. Billy Holiday’den bir şarkı açtım ve Kumandanı Öldürmek kitabının son yirmi sayfasını okumaya koyuldum pencere kenarındaki koltuğa kıvrılıp. Bu arada düşünürken fazla kazımış olmalıyım ki köfte tavası sizlere ömür. Yenisini alacağım artık.