“OKU” ile başlamadı mı her şey?


Annemle babam ilkokul öğretmeni oldukları için okumayı 5 yaşında söktüm. Kısa sürede okuma öğrenince annem bana o sevinçle güzel bir kitap hediye etti.



Ve kitabı hediye ederken takındığı tavır, beden dili, heyecanı ve sevinciyle belki kasıtlı olarak belki de farkında olmadan, kitap okumanın fevkalade bir eylem olduğunu bilinçaltıma mıhladı.

İlk kitabım ünlü İtalyan yazar Carlo Collodi’nin Pinokyosu idi. Kalın, resimsiz ve tam da bu yüzden ilk bakışta sıkıcı gibi algılanan bir kitap. Baskısı, dizgisi, kağıt kalitesi, kitabı kaplayan parlak kılıfı öylesine güzeldi; hele içinde anlatılan, yalan söyledikçe burnu uzayan tahtadan kuklanın serüveni o kadar sürükleyiciydi ki, ben 5 yaşımda kitapların hem bedenlerine hem de ruhlarına aşık olunması gerektiğini kavradım. Bu sebeple yeni kitaplar aldığımda delirircesine sevinir, kitapları açıp açıp sayfalarını koklar, elimi cildi üzerinde gezdirir, başucuma koyar ve onların varlığıyla bitap düşerim. Sevinçten ve mutluluktan… Carlo Collodi, Marangoz Gepetto aracılığıyla, Pinokyo’yu tahtadan yontup, hayatın içine salıverirken, aynı zamanda benim içime de kitap okuma aşkının ateşini yaktığını bilemezdi.

Albert Lamorisse’nin Kırmız Balon isimli kitabı da babamdan hediye geldi hemen sonra. Kitabın kahramanı Pascal isimli bir erkek çocuktu. Müthiş serüvenine beni de kattı ve kitap bitene kadar uykulu çocuk gözlerimle hayal bahçelerine, düş koruluklarına dalıp dalıp çıktım.

Heidi, Jules Verne’in tüm külliyatı, Alice Harikalar diyarında, Charles Dickens, çocuk edebiyatının en kallavi ve kült kitaplarını, Türk edebiyatında Muzaffer İzgü eserleri, özellikle Ökkeş serisi, Ömer Seyfettin’in iç burkan üslübunu ve daha nicesini tabir caizse yuttum. Kitap okumak benim için yaz tatillerinde yerine getirilmesi gereken bir vazife değil; başka alemlere dalma, hayal perileriyle buluşma ve tarifi imkansız bir mutluluk oldu.

İlkokul 3. Sınıfta babamın kitaplığına dadandım. Eric Von Daniken’in Tanrıların Arabaları kitabıyla 9 yaşımda, babamın kitaplığında buluştum. Haliyle üslubu ve içeriği bir parça ağır geldiyse de tuhaf bir lezzet aldım o kitaptan ve lisanını çat pat bildiğim bir ülkede  yaşıyormuş hissiyle biraz yabancı, biraz yabani bitirdim o kitabı. Hayal dünyama bir kat daha çıkmıştım. Erguvan Ağacı aldı sırayı yine o kitaplıktan. A. J. Cronin’in harikulade romanını, evimizin misafir odasındaki gül kurusu renkli kadife koltuklarının arkasına gizlenerek okudum uzun ve sıcak yaz tatili zamanı. Çünkü kitap okumak bir iptila halini almıştı bende ve annem endişelenmeye başlamıştı. Boyumdan fazlaca büyük ve ağır kitapları okuyup, zihnimi karmaşaya sokacağım sandı sanırım. Oysa okumadığımda karmaşa içindeydim. Sığ ve sıradan hayatın arka tarafındaki derin ve zengin koridorlardı okumak…

Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’su ise benim miladımdır. Ben bu romanla piştim ve yandım sanırım. Mübalağasız 10-15 kez sil baştan okumuşumdur.

Dünya Klasikleri’ne ortaokulda başladım ve hemen hepsini aç bir iştahla okudum. Madam Bovary ile Fransız edebiyatına, Jane Eyre ile İngiliz edebiyatına, türlü çeşit kitapla Polonya, Alman, Rus ve İtalyan edebiyatına aşık oldum ve sağ gözümün göz bebeğini aksından kaydıracak kadar yordum onları…

Sabahattin Ali’ler, Sait Faik’ler, Orhan Veli’ler, Ahmet Haşimler, Tanpınar’lar, Payami Safalar, aman Allah’ım hangi birini sayayım; ya Franz Kafka, ahh o Milena’ya Mektuplar, Ah Marcel Proust’un Kayıp zamanları, Nietzsche, Gülün Adı, Sabahattin Kudret Aksal……..

Okuduğum kitap sayısını hatırlamıyorum ama kazanımımın parasal karşılığı yok…

Bu dünyanın sonu yok.

Burası uçsuz hudutsuz bir orman

Bu dünya kaçıp sığınılacak olağaüstü bir sığınak..

Okumak, yaşamanın en şahane tarafı. Hayatın içinde ama hayatın sancısından ve uğultusundan uzak sakin ve steril bir dünya….

Çocuğunuza kitap hediye edin.

Ve bunu yaparken, bu hediyenin dünyadaki en özel hediye olduğunu hissettirin…

Bugün yazabiliyorsam, okuduğum içindir…

Son paranızı kitaba verin haydi…