Maalesef "HAYATI" kaybediyoruz...


İlkokul ikinci sınıftayken Hayat Bilgisi kitabımızın bir konusunda şu ifade vardı hiç unutmuyorum: “Yolda, kaldırımlarda yürürken birden fazla kişi kol kola veyahut yan yana yürümemeliyiz, arkadan gelenlerin geçişini engellemiş oluruz.



Mümkünse tek sıra halinde ve yaya akışını engellemeden yürümeliyiz…”

Yine aynı kitapta şöyle de deniyordu:

“Kalabalık caddelerde, sokaklarda yürürken, yüksek sesle konuşmamalı, yüksek sesle gülmemeli, çevreyi rahatsız etmemeliyiz..”

1981 senesinin Hayat Bilgisi kitabından bu hatırladıklarım..

Ve yazısız hayat kaideleri vardı, pederlerden, validelerden alınan..

“İki büyük konuşurken, ısrarla araya girme, söz kesme, büyüklerinin konuşmasını bitirmesini bekle, ondan sonra söz al..”

Kalabalık ortamlarda birinden bahsederken parmağınla işaret etme

İnsanlara gözlerini dikerek bakma, rahatsız etme.

Sende olup, karşındakinde olmayan şeylerin reklamını, gösterişini yapma, mümkünse gizle..

Kişisel bakımını yap, kötü kokma, kötü bakma, kötü konuşma…

Annemin beni, yaz tatillerinde sokakta oynarken öğlen yemeğine çağıracağı vakit tek bir kez bile yüksek sesle “Seda haydi kızım eve, yemek yiyeceğiz” diye çağırdığını hatırlamam..

Aramızda sessiz bir işaret dili vardı, tek bir hareketiyle sofranın hazır olduğunu anlar, içeri girerdim…

Çünkü “Yiyen var yiyemeyen vardı.”

Kürdanla dişlerimi temizlerken diğer elinle ağzımı örtmem gerektiğini, sokaklarda bağıra çağıra konuşmamam, yaygara yapmamam, abartılı el kol hareketleriyle etrafı rahatsız etmemem gerektiğini, saygılı ve kadirşinas bir insan olmam gerektiğini, hasılı önce karşımdakileri düşünmem gerektiğini hep babam ve annemden öğrendim..

O kadar işlemiş benliğime, öylesine içselleşmiş ki bende bu kaideler, şimdi en azılı savunucuları oldum..

70’lerin sonlarına doğru, Bursa’nın en civcivli ve hareketli merkezleri olan Atatürk Caddesi, Heykel, Setbaşı civarları, öylesine nezih ve tenhaydı ki.. Şimdi düşününce bir daha asla görülmeyecek bir rüya gibi geliyor. Tek tük insanlar, zaten hepsi de iyi ve temiz giyimli, boyalı ayakkabılı, mis gibi kokan, güler yüzlü ve “sessiz” insanlar.. Elde yiyecekle sokaklarda yürümek, yüksek sesle konuşmak ve gülmek “görgüsüzlük” addediliyordu.

Şimdi toplu taşımalarda yanındakiyle yahut cep telefonuyla bağıra bağıra özel yaşamlarını, mahremlerini, sıradan gündelik hayatlarını konuşan, sevgilileriyle kavga eden, cilveleşen, tüm yaşantısını yüksek desibelde, üstelik hiç mahcup olmadan anlatan mı diyeyim; çocuğunu özgüvenli yetiştirecek diye ortalığı çocuk çığlığına gark edip, çevreyi rahatsız ettiğini gram umursamayanlar mı diyeyim, ter kokan, diş fırçalamayan insanlar mı diyeyim, hangi birini anlatayım ?

Çocuklarına “aşkım”diyen, çocuklarını dudaklarından öpen ve bunu sevgi gösterisi zanneden ebeveynler, kötü Türkçe, azalan adab-ı  muaşeret kuralları, cılızlaşan gelenekler, “hicap” duygusunun aramızdan ayrılıyor oluşu, “mahcubiyet ve hürmetin” en özel, en mutena erdemlerden olduğunun unutulması, beni hep maziye özlem duymaya itiyor…

70’lerde, ev içlerindeki, dört duvar arasındaki yaşamlar sansürlenirdi ciddi bir titizlikle. Kimse kimsenin evinde ne piştiğini, ne yenip ne içildiğini, alışveriş torbalarının içinde neler olduğunu, eve ne kadar maaş girdiğini bilmezdi. Zaten evde pişen rayihası güzel yemeklerden mutlaka komşuya, kokunun ulaştığı yakınlıktaki kimselere, tabağın üzeri “kapalı” şekilde ulaştırılırdı.. “Kokmuştur” düşüncesi vardı çünkü o zamanlar yaşayan.. ”Gören gözün hakkı vardır” felsefesi vardı..

Şimdilerde sosyal hesaplarda kuş sütü eksik pazar kahvaltıları, öğlen yemeğinde yenen bol yumurtalı menemenler, Ramazan ve oruçla taban tabana zıt açık büfe iftar sofralarının bol efektli fotoğrafları var.

Eskiden mutfakta pişen yemek kokar da, yoldan geçenlerin canı çeker diye düşünen zihniyet, yerini “Bakın ben ne yiyorum” zihniyetine bıraktı ve usulca çekip gitti.

Ben merkezci, talepkar, inceliksiz, düşüncesiz, empatiden yoksun bir toplum olduk çıktık…

Şimdi ne zaman elimdeki ayfona baksam, “Eğer bir işiniz yoksa annemler size oturmaya gelecek” diye kapısını çaldığım komşu teyzeler geliyor hatırıma..

Annemle aramızdaki sessiz alfabe,

Babamın bir restaurantta hesap öderken cebindeki paraları göstere göstere değil, masanın altında gizlice sayması,

Yollarda sessizce yürüdüğümüz zamanlar geliyor..

Komaya giren “utanma ve ar” duygusu; bitkisel hayattaki görgü kuralları ve beyin ölümü gerçekleşmiş “incelikli ve zarif olma” hali beni hep geçmişe özlem duymaya itiyor…

Ben gene de sabahları yolda gördüğüm çöpçülere, toplu taşımaya binersem kart okuturken şoföre, asansöre bindiğimde tanımadığım insanlara GÜNAYDIN demeye devam ediyorum…

Şaşırsalar bile…