Karacabey Longozu'nda balık çorbası


Karacabey’in Kirmikir Köyü ile Yeniköy Boğaz’ı arasında kalan şimdiki adı Çapraz çay olan ama bizlerin Karadere ya da Kirmikir Çayı diye bildiğimiz çamurlu çayın yamacında bir zamanlar dedemin üzüm bağı vardı. Bu arada Selanik göçmenlerinin yaşadığı Kirmi



Geçmişe ait bir şeyler anlatmaya kalkıyorsun eski adıyla anlatsan olmuyor, yeni adıyla söylesen havada kalıyor! Eski isimleri niçin değiştirirler bir anlasam! 

Çocukluğumun tatillerinde Bursa’dan kalkıp babaannem ve dedemi görmeye Karacabey’e giderdik.  Her yaz dedemin üzüm bağına ailecek bir kere mutlaka gidilirdi. Çok küçükken dedemin at arabasıyla gittiğimizi hatırlıyorum. Sonraları bizler büyüyüp, aile kalabalıklaşıp dedemin atı taşıyamaz olunca, babam bağa gitmek için minibüs tutar olmuştu.

Hey gidi günler… Sonraları dedem öte aleme göçünce, bağ ile ilgilenmek babamın büyük ağabeyi Ahmet amcama kalmıştı. Ahmet Amcam keyif erbabı bir insandı. Onun için “dere boyunda söğüt gölgesinde keyif yapıyor” derlerdi ki, bağın önü sıra akan Kara derede onun yaşam mekânıydı. Çoluk çocuğu olmasa evine gitmeyecek kadar çok severdi kuş seslerini, dere boylarını. İlk bülbülyuvasını onun sayesinde görüp tanımış, su ve toprağın vahşi birlikteliği onun sayesinde nazar-ı dikkatimi çekmişti.

Ahmet Amcamın, bugün Karacabey Longozu (su basar ormanı) diye bilinen sulak alan ve Karadere ile ilişkisini anlatmaya kalksam sayfalar yetmez. O yüzden, amcamın her zaman yaptığı çok lezzetli bir balık çorbasını, amca yeğen birlikte pişirdiğimiz o zamana uzanarak anlatmak isterim…   

Ahmet amcamın ince uzun dışı simsiyah katran boyalı bir kayığı vardı. O kayığını Karacabey’in vahşi longozunda bağlamadığı ağaç yoktur. O zamanlar longoz filan denmiyordu tabi, insan ayağının girmemesi gereken sulak bataklık yerlerdi oralar. Türlü kuşların, su yılanlarının, su samuru gibi tuhaf tüylü hayvanların cennetiydi… 

Benim en çok hatırladığım; salkım söğütlerin dalına yuva yapmış bülbüllerin o muhteşem işçiliğiydi, çok şaşırmıştım o pamuktan yumuşacık yuvanın söğüt dalına örülmüş olmasına… Zaten çocuk gözümde salkım söğütler saçları suya değen su perileriydiler benim için. Amcam, söğüt ağaçlarını kendince işaretleyerek suyun içine saka dediği balık ağlarını yerleştirirdi bir gece önceden. Sabah olunca da ince uzun katran karası kayığı ile tek tek gezerek her ağacın gölgesine bakardı. Eğer su üzerinde bir kıpırtı varsa hemen o sakanın başına geçip ağı kontrol eder yakalanan balıkları yukarı çekerdi.

Her yıl gidişimizde bizi de kayığına bindirip şansımıza ne kadar balık var diye heyecanlanmamızı keyifle izlerdi. 11- 12 yaşlarında filanım, yine böyle bir tatil ziyaretimizde “beraber balık çorbası yapalım mı” demişti bana amcam. Üzüm bağına sabahın çok erken saatlerinde gelmişiz, kahvaltıyı Karadere kenarında yapacağız. Yaz aylarında ormanın suyu çekildiğinden sadece derede su kalırdı, o yüzden ormanlık alan Ağustos ayında bile yemyeşil olurdu hep. Dere dediysem öyle küçük bir şey değil, denize doğru akıntısı olan koskoca bir çay. İçinde çok yüzmüşlüğüm var, dibindeki çamur ve sivri taşları unutmam mümkün değil.

Amcamın, dere içindeki bütün sakalarını gezip ağlara takılan sazan, turna ve yayınları dikkatlice yukarı çekmiştik o gün, biz çocuklar korktuğumuz için yılan balıklarını suya geri bıraktığımızı hatırlıyorum.

Her neyse, geçmiş gün amcam benim elime bir torba kuru soğan tutuşturup bunları soy bakalım demişti. Eminim başka yardım edenler de vardı, hepten yalnız değildim zira o gün başka akrabalarla en az on beş kişi filandık. Amcam, tuttuğumuz sazan balıklarının en büyüğünü seçip pullarını temizleyip dört parçaya bölmüştü. Sonra dere suyu ile yıkayarak içine soğanları doğramam için dışı kapkara bir tencere uzatmıştı bana.

Soğanları yavaş doğradığımı görünce o da yardım etmiş, tencerenin yarısını kuru soğan ile doldurmuştuk. Dışı yapış yapış olmuş seyyar yağ şişesinden bolca zeytinyağı dökmüştü soğanların üzerine. Sonra ortalığı bir koku sarmıştı ki sormayın, ormanın içlerine doğru yayılan kızarmış soğan kokusu sabah sabah tüm duyargalarımızı tetiklemişti tabi...

Karadere kenarında yakılan ateşe birileri çalı çırpı taşıyor, bir başkası yere serdiği sofra bezi üzerine evden getirdiğimiz kahvaltılık nevaleleri yerleştiriyordu. Annelerimiz yakılan ateşin yanı başında çay demlemeye çalışıyorken, biz de amcamla onun meşhur balık çorbasını pişirmek için büyük mücadele veriyorduk.

Soğanların kokusu iyice ortalara yayılınca tencereye dört parçaya böldüğü sazanları ve bir koca kaşık kırmızıbiberi bırakan amcam, hemen yan taraftaki bir dala uzanıp birkaç yeşil yaprak kopararak tencereye atıvermişti… (Yıllar sonra öğrendim ki o yeşiller çitlembik ağacı yaprağıymış.)

Ben, herhalde tamam diyordum ki amcam bu defa elime bir tas tutuşturmuştu. Git dereden su doldur getir dediğini bugün bile çok net hatırlıyorum. Suyu getirdiğimde, orada bulunan herkesin duyacağı yüksek sesle; “bu çorba derenin suyuyla yapılmazsa lezzetli olmaz” demişti. Dere suyunu ve bolca tuzunu da ilave edip kaynamaya bırakmıştık. 

Daha sonra pişen balıkları büyük bir ustalıkla tencereden bir tepsi üzerine çıkaran amcam, bir iki vurup silkelemeyle kılçıklarından ayırıp ayıklanmış balıketlerini gerisin geriye tencereye bırakmıştı. Diğer yanda iki yumurta kırıp sarılarını iki limonun suyu ile iyice çırparak çorbayı terbiyelemişti. Annem; ben çamurlu derenin suyundan çorba içmem dese de birkaç kaşık aldığını hatırlıyorum.

Sabah kahvaltısında Karadere’nin balığı ve suyuyla yaptığımız o çorba benim çocuk belleğimin önemli bir kaydı olup, rahmetli Ahmet Amcam ile yaşadığım çok kıymetli bir hatıramdır, ışığı bol olsun. Umarım gittiği yerde de kuş cıvıltıları içindedir…

Her zaman söylerim; çocuklarınızla, yeğen ve kuzenlerinizle birlikte bir şeyler yapın, beraber zaman geçirin, onlara bir şeyler verin, onları düşündüğünüzü belli edin. Geriye sadece o paylaşılan anılar kalıyor çünkü. Sevgiyle ilgiyle yaşanılan ve tekrarı olmayan duygular…

Karacabey’in sulu ormanlarının o vahşi doğasını kırk – elli yıl öncesinde yaşayıp koklamış biri olarak, bugünün yok edici insan potansiyelini anlamak istemiyorum ben. Amcasıyla, halası, dayısıyla balık tutup çorbasını pişirmek her çocuğun hakkı olsun! Ha, siz çorba değil de mısır pişirin, domates elma toplayın, denizkestanesi avlayın, kanoya binin, kulübe yapın, dağa tırmanın, bisiklete binip kamp ateşi yakın… Paylaşmak isteyince yapılacak ne çok şey var!

 

Aşçı Fok

Nurdan Çakır Tezgin