'İşe iade' davalarının anatomisi


'İşe iade' davalarının anatomisi



Birkaç iş insanı bir araya geldiğinde ve konu ekonomiden ve iş dünyasından açıldığında sohbet veya şikayet şu meşhur iş davalarından açılıyor, hele işe iade davalarına gelince her ağızdan aynı cümle dökülüyor,'benim çıkardığım çalışanı mahkeme kararıyla nasıl geri alır çalıştırırım, mantık bunun neresinde, iş davaları işe iade davaları, iş mahkemesi değil işçi mahkemeleri? işveren olarak bizi kimse dinlemiyor' türünden sızıntı ve şikayetler.
Hatta bu sızıntı ve şikayetlerin en alt bürokrasi kademesinden sorumlu Bakanına kadar sürekli tekrarlandığı, politik dünyanın şikayetleri şimdilik geçiştirmekle yetindiği de biliniyor.
Uygulamada ise fotoğraf daha karmaşık.

Çalışan Ayşe, patronu B şirketine işe iade için önce Arabulucu'ya başvuruyor, anlaşma olmazsa iş mahkemesinde dava açıyor. İş mahkemesinde açılan davada verilen karar istinaf mahkemesinde kesinleşiyor. Canlı bir örnekte aradan DÖRT KOCA SENE geçtikten sonra işe iade için çıkarıldığı şirkete başvuruyor. İyi başvurdu da firma yerinde mi, çalışanın pozisyonu bu dört koca sene sonra ne olacak vs vs ? Bir yığın mesele. Her örnekte süre dört yıl kadar uzamamış olsa da ortalamasının iki yıl olduğunun altını çizelim.
Çalışan cephesinden bakıldığında işe iade davalarının yasal fonksiyonu işe iade değil, işverenin keyfi işten çıkarma tasarrufuna karşı vazgeçilmez bir iş güvencesi. Kıdem ve ihbar tazminatı ile eşitsizlik tazminatı gibi yasal hükümleri çalışan kesimi yeterli bulmuyor. Gerçi bu güvence sadece iş yasasına tabi ve en az otuz çalışanlı işyerlerinde asgari altı ay çalışan süresiz nitelikli çalışmalarda söz konusu. İşe iade hakkının istisnaları da malum 25.madde ve işin niteliği gereği çıkarmalar.
İşveren penceresinden bakıldığında ise az evvel belirttiğim gibi, işten şu veya bu nedenle çıkarılan personelin mahkeme kararı ile işe iadesinin iş hayatının hatta doğal 'hayatın doğal akışına aykırı' bulunması.
Elimde sağlıklı bir istatistik yok, ancak kişisel araştırma ve gözlemlerime göre işe iade davaları sonucu işe iade edilen çalışan oranının yüzde onlardan daha düşük olduğunu, yüzde doksanlık kesimin ise eğer firma ayakta ise sekiz dokuz aya kadar ekstra tazminat ödenmesi noktasında neticelendiğini söyleyebilirim.
İş alemine önerim, cılız sızıntı ve şikayetleri bir yana bırakılıp TOBB nezdinde, odalar, birlikler, işe iade ve sair iş dünyasını etkileyen hüküm ve davalar ile ilgili çok daha büyük kapsamlı istatistik ve araştırmaları yaptırabilir, sorunu ekonomik, sosyal, hukuki yönleri ile bilimsel olarak işleyebilir. Hukumet organının karşısında, çalışan dünyası ve sendikalarla oturulduğunda bu tür veri ve çalışmalara dayanabilir.
Tüm bu hususları toparladığımızda uygulama cephesinde yani sahada işe iade davalarının adı konulduğu üzere 'işe iade' fonksiyonu bulunmadığını, adının aldatmacadan ibaret olduğunu, çalışan için keyfi çıkarmayı önleyici etkisi nedeniyle önemli olduğunu, işveren için ise daima anlamsız bulunacağını belirtebiliriz.
Kalıcı ve sürdürülebilir iş barışının sağlanması, çalışan ve işverenin mahkeme kapılarına sürüklenmemesi, daha adil ve sürdürülebilir bir iş ve üretim ortamının sağlanması için hem çalışanın haklı endişe ve hukukunun hem de işverenin hukukunun korunmasını, ortak paydada buluşulmasını sağlayacak düzenlemeler hayata geçirilebilir. İşe iade kavram hüküm ve davaları bir yana bırakılarak keyfi işten çıkarmalarda kıdem tazminatının bir buçuk misli, yine işsizlik maaşının da devlet tarafından bir buçuk misli ödenmesi türünden önlemler düşünülebilir.
Gerçi bu satırların yazarı öteden beri kıdem tazminatının fona bağlanması, haklı/haksız her türlü iş akti feshinden sonra fon güvencesi ile ödenmesi tarafıdır. Bu hususu bir çok yönleriyle geçmişte bu satırlarda işledim. İki binli yılların düzen ve ekonomisinde artık eski kavram ve uygulamaları yönetim, işçi gerekse işveren kesimi artık taşıyamıyor.
Saygılarımla...