Hoş geldin ya şehr-i ramazan!..


Eski Bursa gazetelerinde ramazan, hep bu manşetle karşılanırdı. Ramazan ayı sırdan oruç tutulan bir ritüel değildi. İçinde çok sayıda önemli etkinliği barındıran adeta bir festivaller mevsimiydi. Hele hele Bursa’mızda Ramazan bir başka karşılanırdı.



“Ramazan için iki ay öncesinden hazırlıklar başlardı. Her biri başka nezafette çeşit çeşit reçeller kaynatılarak, kavanozlara doldurulur. Kuskuslar, yufkalıklar, erişteler yapılır; yağ, şeker, un, pirinç, zeytin, peynir, hurma ve daha bir çok yiyecek maddeleriyle kilerler tıka basa doldurulurdu. Bakır kaplar kalaylatılır, evler baştan aşağı badana edilir, tavan arasından, sokak kapısına kadar genel bir temizlik yapılırdı.”

18. yüzyılda Bursa’yı ziyaret eden Carsten Niebuhr’un yazdığı gibi: “On bir aydan beri ne biriktirmişse tümünü Ramazan'da yiyip bitirilirdi.”

On bir ayın Sultanı, beklenen nazlı bir gelin edasıyla gelir. Artık Bursa’da ve evlerde, şimdi bambaşka bir hayat başlamıştır. Bursalıların günleri artık o eski tekdüze günler, geceler eski sessiz geceler değildir.

Dinlenme zamanıdır ramazan

Ramazan ayı, Bursalıların dinlenme mevsimidir. Evde her kes oruçlu olduğu için öğleye kadar evlerde istirahat edilirdi. İş güç sahibi olanlar, ancak öğleden sonra işlerine giderdi.

İkindiye doğru özellikle Ulucami, Yeşil ve Emirsultan camilerine seller gibi cemaat gelirdi.  Özellikle ikindi ile iftar arası ise alışverişin olduğu saatlerdir. İftarlıkların alınması için Ulucami ve çevresi adeta panayıra döner. Tespihçisinden simitçisine kadar her tür satıcının bulunduğu sergiler açılırdı.

Bazı Bursalılar ikindiden sonra evine gittiğinde: “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Akşamlar yakın olsun” diyerek karşılanır. Konuklar varsa, konuk odasında oturulurdu. Ramazan’da aileler her gün bir eve konuk gider veya evlerine konuk alırlardı.

Akşam ezanına beş-on dakika kala, ailenin tüm üyeleri ve konuklar sofranın etrafına çepeçevre otururlar, iftardan önce sürekli tekrarlanan dualar okunurdu. Gözler saatlerin yelkovanında, kulaklar atılacak top sesindedir.

Ramazan sofrası, bir kasnak üzerine oturtulan sini üzerine kurulurdu. Konuklar ve aile üyeleri bu sofranın etrafına bağdaş kurup oturmaktaydı.

İftarlık olarak genellikle sofralarda: simit ve çörekler, reçeller, havyar, peynir, zeytin ve hurma bulunurdu.

Top patladığında her kes, iftarlıklardan birer parça alarak orucunu bozardı. Yenilen iftarlıklardan sonra sofraya yemekler gelirdi. Yemeğin üzerine de mutlaka bir tatlı alınırdı. Gülvarak, kaymakbohçası, cendere baklavası, gelinyüzü ve bülbülyuvası tatlıları Bursa’nın sofralarında çok ünlüdür. Sofranın en yaşlısı, yemek sonunda dua yaptırırdı.

Konaklarda uşaklar, sıradan evlerde ise genç kız veya kadınlar, leğen ve ibrikler getirip eller yıkanır, abdestler alınırdı. Sonra da selamlığa geçilirdi.

Konakların alt katlarındaki Koğuş adı verilen büyükçe oda, Ramazan akşamları mahallenin fakir fukarası ile uşaklar için sofralar kurulmuştu. Teravi namazından sonra bazen sahura kadar oturulur, sohbetler edilirdi. Kadir gecesinde ise, sabaha kadar kimsenin aklına uyku bile gelmezdi.

Uzaklardan bir davul sesi duyulur... Davul sesi gittikçe yaklaşır ve nihayet kapının önünde dururdu. Çünkü davulcu her evin önünde durup, zamana ve haneye uygun birer mani okurdu. Uykuda olanlar ise ısrarla uyandırılırdı:

“Köşe başında sarı güller

Davulcu mahalle mahalle gezer

Uyansana bey kardeş

Garip davulcu seni bekler”

Biraz sonra ise sahur topu atılır. Herkes o günkü oruca niyet eder, sonra tekrar uykuya ve dinlenmeye çekilirdi. Artık tüm Bursa, bu saatten sonra uzun ve derin bir sessizliğe bürünür.

Bursa’nın ramazan eğlenceleri

İftar yemeğinden sonra, mutlaka kahve ve sigara keyfi yapılırdı. Ev halkı veya konuklar, belli bir sıra ile selamlıkta otururlardı. Konaklarda ise çubuk servisini yapan Çubuk ağaları vardı. Çünkü konuklara çubuk dağıtmak ayrı bir marifet isteyip, ayrı bir adabı vardı.

“Hangi konuğun ne cins ağaçtan yapılmış çubuktan hoşlandığını o, gayet iyi bilir ve buna göre, yamağın elindeki çubuklardan birini alır; lülesine tütün doldurur ve çubuğu öyle hesaplı, öyle marifetle tutar ki, sap kısmını elinde çevirince, çubuğun ağızlık tarafı konuğun ağzına yaklaşmış bulunur.”

“Bir taraftan çubuklar dağıtılırken, bir yandan da gümüş tepsiler içinde kahveler getirilir. Kahveleri yamağın elindeki tepsiden alıp konuklara sunmak da ayrı bir hüner ister. Fincan ve zarf, hiçbir zaman kulpundan tutulmaz; sağ elin şahadet ve orta parmaklar üstünde, çok ustalıklı tutturularak konuklara ikram edilirdi.”

Bir yandan kahveler içilir, çubuklar tütülürken bir yandan da tatlı tatlı muhabbet edilirdi. Bu sohbetlerin en açık özelliği dedikoduya yer verilmemesi, hiç kimsenin arkasından çekiştirilmemesidir.  Vaktin nasıl geçtiği anlaşılmazdı.

Biraz sonra, gür sesli müezzinlerin ezan sesleri ile yatsı ve teravi namazlarına hazırlık yapılır. Yatsı namazı bazen evde, bazen de camide kılınırdı. Yatsı namazlarında Ulucami, Emirsultan ve Yeşil dolup taşardı.

Konaklardaki haremlik kısmında kadınlar ayrı bir eğlence ve keyif yapardı. Tiyatro ve kahvelerde orta oyunu, meddah ve Karagöz oyunları sergilenirdi.

17. yüzyılda Evliya Çelebi Bursa’nın Ramazan eğlencelerini şöyle anlatır:

“Sazcı ve şarkıcılar günde üç kez Hüseyin Baykara fasılları ederler. Her kahvehanede gazelhanlar vardır ki, insanı mest ederler. Meddahların başı Kurban Alisi Hamza adındaki zamanın teki idi. Meddah Şerif Çelebi, Firdevsi'nin Şehnamesi'ni okuyunca cennet meleklerini hayran ederdi. Masal anlatıcı Harşane Mahmut, Kara Firuz, Tireli Ali Bey, Eba Müslim tebedarı okumada sanki siyer nebisi idiler.

Kahvehanelerin ulusu Ulucami dibindeki Emir Kahvesidir. Süslü ve nakışlı bir kahve olup, cihan mahbubu rakkasları vardır. Kahve Ulucami dibinde olduğundan müezzin "hayya alessala" deyince kahvede kimse kalmaz. Hepsi camiye giderler.

Doksan yerde ünlü bozahaneleri vardır. Bursa ileri gelenlerine göre bozahaneye girmek ayıp değildir. Çünkü kahvehaneler gibi bunlarda da sazcı ve şarkıcılar vardır.

Ramazan müjdesi

Ramazan ayının gelişi, yeni ayın görülmesi ile belli olurdu. 17. yüzyılda Evliya Çelebi, Bursa’da Ramazan’ın gelişinin nasıl belirlendiğini şöyle anlatır:

“Ramazan gecesinde ay görülüp görülmediğini, Bakacak mevkisinden gözlenirdi. Zaten adı  da bu nedenle verilmiştir. Eğer yeni ay görülmüşse, Bakacak'tan ateşler yakılarak kente işaret verirler. Bu işaretle kaleden toplar atılıp, halk oruca başlardı.”

İlk ayın görülmesi, daha doğrusu Ramazan’ın gelişini ilk haber veren kişi ise Bursa Kadısı’ndan ödül aldığı için, yalan yanlış ifadelerle bir gün önce Ramazan’a başlandığı da olmuştur.

  1. yüzyılda Bursa’yı ziyaret eden Carsten Niebuhr’un bu konudaki gözlemleri çok ilginçtir:

“Bursa'da 31 Ocakta mı, yoksa ertesi gün mü Ramazan'ın başlayacağı belli değil... Gayretli, sofu Müslümanlar 31 Ocakta oruca başladı. Bir kısmı ise ertesi gün... Takvime rağmen Ramazan ayının başlaması hala Muhammet'in devrinde olduğu gibi belirliyorlar. Şaban ayı bitip de güneş battıktan sonra, kadı yeni doğan ayı büyük bir dikkatle gözletilir. Yeni ay göründüğü şahitler aracılığı ile inceleyip belirleyince, Ramazan'ın başlangıcı top atışlarıyla ilan olunur. Kadı'nın belirlediği adamlar ayı görmemişse, Ramazan'ın başlangıcı ertesi akşam halka duyurulur. Daha uzun bir erteleme caiz değildir. Bir kaç yıl önce şöyle bir olay oldu. Ayı gördüğünü söyleyen üç kişiye inanmayan Kadı, Ramazan'ın başladığını ilan etmemekte ayak diretmiş. Bunun üzerine bağırıp çağıran bu kişiler, Kadı'nın dinin buyruklarını yerine getirmekten alıkoyduğunu çevreye yaymışlar. Kadı, ayı kendi belirlediği gözcülerden önce gördüklerini savunan o üç kişiyi İstanbul’a göndermiş... Mahkeme bu kişilerin nifakçı ve yalancı olduklarına hükmederek, hayat boyu gemilerde forsalığa mahkum etmişler. O tarihten beri hiç kimse bir daha Bursa'da, Ramazan'ın başlangıcını belirlemede Kadı'nın kararına itiraza cesaret edememiş.”

Oruç yemenin cezası

Son birkaç yıldır Ramazan’da oruç yiyen kişilerin Türkiye’de öldürüldüklerine tanık olmuştuk. Ancak Bursa bu konuda yüzlerce yıldır çok hoşgörülü bir şehir.

  1. yüzyılda Bursa’yı ziyaret eden Carsten Niebuhr’un gördükleri bunun en güzel kanıtıdır:

“Ramazan ayı içinde bir çok kez yolculuklarda oruç tutmayan Müslümanlarla beraber bulundum. Zenginler  yemek yerken, su ve tütün içerken görülmemeye son derece dikkat ediyorlar. Oruç yerken yakalananlar yaka paça Paşa'nın huzuruna götürülür ve gerektiği ceza ile cezalandırılır.

Orta sınıf halkın dinsel kurallara uyması tamamıyla kendi ihtiyarına bırakılmıştır. Benimle birlikte aynı handa kalan bir Türk, Ramazan'ın daha ilk gününden başlayarak daha önceden de yaptığı gibi, kapının önünde bir sıraya oturmuş, orada çubuğunu tüttürüp duruyordu. Yoldan gelip geçenler adama pek bir şey demediler ancak evinde pekala yapabileceği şeyi böyle açıkça yaptığı için bakışları ile gerçekten aşağıladılar.”

George William da, Ramazan’da geldiği Bursa’da kendisine çubuk ile kahve ikram etmelerine çok şaşırmıştı. 1880’li yıllardaki Bursa gazetelerinde yayınlanan haberlerde de, özellikle Yeşil gibi bahçeli kahvehanelerde çok sayıda kişinin açıktan açığa oruç yediklerini görüldüğünden şikayet eden yazılara rastladık. Bursa’da hiçbir zaman, insanların nefislerini hapseden bir Ramazan yaşatmamıştır. Ramazanlar her zaman Bursalıların ruhunu hoşgörü şerbetiyle yüceltmiştir.

İşte yazım, büküm büküm

Marifet sırtımda yüküm

Çok sayın Bursalılar,

Size selamunaleyküm...

 

Davulcular Ramazan bülbülleri

Öte öte dolaşır binbir yeri

Yeşil, pembe ışık saçar fenerleri

Giderirler gönüllerden kederi

Dum, dum dum

 

Davulcular yağlı börek, sütlü güllaç

Pek severler, istemezler hiç bulamaç

Mest olurlar, çınlatırlar geceleri

Dum dum dum dum