Ekonomi politiği ve felsefesi


Bu satırları okuduğunuz sırada Türkiye'de yeni (!) bir siyasi dönem de başlamış olacak. Öyle ya da böyle ülkenin gelecek dönemdeki siyasi haritasını belirlemek için bir çoğunuz sandıklara gidip tercihlerde bulundunuz.



Ve öyle ya da böyle pazar gecesi ortaya çıkan tabloyu şu anda değerlendiriyorsunuz.
Ekonomik bir aktör olarak bu değerlendirmeler ışığında geleceğe ilişkin olumlu veya olumsuz bir takım öngörülerde bulunuyor, hatta bilfiil kendi kararlarınızı tekrar gözden geçiriyorsunuz.
Beklentiler ekonomik gidişatın en büyük belirleyicisi konumunda.
Pek tabii ki bu her dönem olan bir durum. Her zaman olduğu gibi, siyasi gelecek ekonomik geleceğe yön veriyor. Belki de tam tersi!
Siyasi istikrar veya istikrarsızlık ile ekonomik kriz veya refah kelimeleri birlikte anılıyor.
Neden?
Sebep ekonomilerin kendi ayakları üzerinde durma yetisi ve becerisinin yoksun olması!
Ekonomilerin kendi içerisindeki dinamizminin, ülkenin siyasi durumuna bağlı olarak değişebildiği gerçeği.
Oysa üretim, tüketim ve mübadele politik kaygı veya beklentilerin belirleyicisi olması gerekirken tam tersine politik beklentiler, ekonomik öngörünün belirleyicisi.
Peki bu anlamda Türkiyede politika ekonomiye nasıl yön veriyor ya da vermeye çalışıyor?
Bunun için parti programlarına (vaat!) bakmak yeterli.
O kadar parti olmasına rağmen içerikleri birbiri ile nerdeyse aynı kopya fikirler ve ekonomiye ilişkin realist hiçbir yaklaşımın olmadığı programlar. Birbirini eleştirmek şöyle dursun, nerdeyse birbirlerini haklı çıkaracak açıklamalar.
Ve her zamanki gibi sömürü edebiyatı.
Ülkenin temel ekonomik sorunları yerine temel “sonuçların” tartışıldığı bir dönem.
Büyümenin hedef alındığı ancak verimliliğin göz ardı edildiği bir dönem.
İhracatın devleştirildiği ancak kompozisyonuna dikkat edilmediği bir dönem.
Bir değiş tokuş ile başlayan ekonomik aktiviteler dünyası, kısır çekişmelerin ve politik önyargıların kuklası olmuş durumda. Amaç ne olmalı diye soran bile yok. Üretim faktörlerinin pay maksimizasyonunu iktisat kitaplarına teori olarak duruyor. Sanal istatistikler ekonomik aktivitelerin hem yönlendiricisi hem de belirleyicisi konumunda. Paradoks. Doxa kural, kaide demek. Paradoks ise kural ötesi. Korkarım bu dönemin iktisat dediğimiz şeyi, ekonomi dediğimiz şeyi ve hatta toplumsal refah dediğimiz şeyi beyaz camlarda akan rakamların ve grafiklerin soğuk birer ışıltısı olarak anılacak.
Gerçekliğe değmeden, gerçek olandan uzak.
Platon milattan önce sesleniyor bize ve diyor ki; birey toplumsal servet üzerinde hiç bir hak sahibi olamaz, yalnızca kendine düşen göreve uygun bir yaşam biçimi sürmek zorundadır.
Ve devamında yine diyor ki; koruyucularla önderlerin, görevlerinin yürütülmesi için zorunlu boş zamanlara ve bu boş zamanları gereğince değerlendirme olanaklarına sahip olmamaları öte yandan da, ruhlarının kirlenmemesi için, para ve ticaret düzeyleriyle en küçük bir ilinti kurmamaları gerekmektedir. Dolayısıyla da koruyucularla serflerin çalışmaması, alt sınıf tarafından beslenmesi ve kendilerine özgü mal sahibi olmamaları, hatta paranın kullanımını bilmeksizin, tıpkı sefer sırasında askerler gibi kesin bir ortaklaşa yaşam sürdürmek zorunda olmalıdır.
Evet Platon “Devlet” adlı eserinde böyle diyor.
Devlet!

EKOHABER