Bursa’da eski aşklar


Prof. Dr. Mustafa Kara, Türkiye’nin sayılı tasavvuf tarihçisi. Bursa ile ilgili kitapları ile tanınan sayın Kara, tam bir gönül dostu...



Bir derviş kadar mutevazi, Decartes kadar gerçekçi bir araştırmacı. En son kitabı “Aşk Risaleleri” adlı kitabını okudum geçenlerde. Çok etkilendim. İslam dünyasındaki aşk hayatını anlatan, çok farklı pencerelerden yazarların makalelerinden oluşuyor. “Vay be!..” demek geldi içimden. Daha önce de, Osmanlı dönemi yazarlarının aşka dair yazı ve makalelerini okumuştum ama, bu kitaptaki makaleler islam dünyası için önemli isimler; Câhiz, İbni Sinâ, İhvân-i Safâ. Davudu Kayseri...

Kitabı okuyunca, çocukluk yıllarımdaki aşklarımı hatırladım. Ne kadar duygu dolu ve içtendi. İlk aşkımla iki yıl hiç konuşmadan gözlerimizle anlaştığımı hatırlayıp, günümüzdeki gençlerin yaşadığı cıvıklığı karşılaştırınca, sanki bizim yaşadığımız o eski Bursa aşkları daha başka geliyor bana.

Bu hafta sizlerle Bursa’da eski aşkları konuşalım istiyorum.

 

Aşk, hep bir bakışla başlar

Ortaokul yıllarında ilk aşkı tatmıştım. İki yıl deliler gibi aşık olduğum bu kızla hiç konuşamadım. Çünkü o yıllarda aşklar hep uzaktan yaşanırdı. İki yıl ilk aşkımla hep bakıştık, sadece o kadar...

Nitekim İhvân-ı Sefâ’ya göre de, “aşkın başlangıcı ve temeli bir bakıştır.” Osmanlı döneminden bu yana aşklar hep bakışla başlardı, bazen de benimki gibi hep öyle sürerdi... Halk arasında, “bakışlar yalan söylemez” derler ya, ilk aşıklar, ilk elektriklenme bakışla olurdu. Osmanlı şairleri de yazdığı aşk şiirlerinin çoğunda gözlere ve bakışlara dair dizeler yazılmıştır.

Bursa’da konuştuğum yaşlılar, tıpkı benim gibi ilk aşklarını bakışlarla yaşamış... Bakış, nazar demektir. Gözler ve bakış her zaman insanlar için çok önemlidir. Bazı bakışlar vardı di, insanın ruh halini bozar, nazar değer o’na... Özellikle de gözleri güzel ve mavi olursa güzeller korunmalı bu bakışlardan... Kem gözlerden sakınır. İnsanın bakışlarından etkilenmemek için, nazar boncuğu takılır binlerce yıldır. Nazar boncuğu aslında mavi bir gözü simgeler aslında. 

 

Nerde o eski aşklar?

Bursa ve çevresinde yapılan evliliklerde genellikle eşler görücü yöntemi ile seçilirdi. Köylerde konuştuğumuz kadınlarının çoğu, eşleri olan kişileri hiç görmemişlerdi.

Bizim kuşağımız biraz şanslıydı sanırım. Çocukluk yıllarımızda, özellikle de göçmen köylerinde neredeyse tüm gençler kendi eşlerini seçebilirlerdi. Bazen de büyük aşklar yaşarlardı. Hatırladığım kadarıyla yetişkin bir genç kız veya erkeğin mutlaka bir sevgilisi vardı. Ancak o yıllardaki aşıklar, sevgileri açıkta yaşamazdı, kamu malı gibi. Sadece onlara ait, gizli bir dünyaydı eski aşklar. Aşıkların çoğu sevgilileriyle neredeyse hiç konuşmamış, sadece uzaktan bakışlarla anlaşıyorlardı. Sözler yerine gözler konuşuyordu... Çoğu kez de aracı “kodoşlar” eliyle çılgınca yazılmış mektuplar gelip-giderdi. Kalplerin üzerinde ise sevgilinin soluk resimleri taşınırdı.

Aslında bu satırlarla kendimi anlatıyorum. Çünkü ilk aşkımla, iki yıl hiç konuşmadan, bakışlarla anlaşmıştık... Zaman zaman sevgililerin gizli gizili buluşmaları yaşansa da, aşklar hep uzaktan yaşanırdı önceleri...

Tanıdığım eski Bursalılar, eski aşklarını anlatırken çok etkilendim doğrusu. Zarif ve ince ruhlu olan Bursalılar, aşklarıyla buluşamazlarsa da, onu saramasalar da, onları uzaktan daha muhabbetle sever. Bir dostum aşkına gül attığını söylemişti. Ne kadar ince bir davranış. Şimdiki gençler ise, daha çok yoldan geçen kızlara gül yerine pis laflar atıyor, “öf anam!.. paspasın olayım” diye... Bu eski Bursalı dostum aşkıyla konuşamadığı için sembollerle konuştuğunu anlattı. Güller de aslında birer semboldü o dönemdeki aşıklar için. Pembe gül, aşkını anlatıyordu. Kırmızı ise daha çok şehvet ve onu arzuladığı anlatırdı. Sarı gül ise ayrılık demekti. Beyaz gül ise, tertemiz olarak benimle evlenir misin demekti.

Aşıkların arasını yapan her zaman aracılar olurdu. Bu kız veya erkek, haber alıp götürürdü her iki tarafa... Kızlara kodaş denirdi.

Haberleşmenin bir yolu da mektuplaşma idi. Uzaktan uzağa sevişen aşıkların tek yakınlaşması mektupla olurdu. Yüz yüze konuşamayan, duygularını akşına söyleyemeyen aşıklar tüm duygularını mektuplarla söze dökerlerdi. Sevgilinin mektupları tam da kalbin üzerinde saklanırdı. Mektuplar, aracı kodoşlar eliyle getirilip götürüldüğü gibi, aşıkların belirli bir taşının altını bir posta kutusu gibi kullandığı çok yaygın idi. Ya da bahçeye atılırdı.

 

Bursa’da aşk mekanları

Bursa’da aşıkların birlikte gidebilecekleri bir yer yoktu, ortamı da yoktu. O nedenle sadece özel günlerde aşıklar yakınlaşabilirdi.

Aşıkları birbirine yakınlaştıran günlerin en önemlisi bayram günleri idi. Pınarbaşı’nda kız ve erkek birbirlerini yakın olabilme olanağı bulabilirdi.

Bursa’da eski düğünler özellikle de kına günleri, aşıkların birbirlerini görmek için iyi bir fırsattı. Kına günleri Bursa çoğunlukla evlerin bahçelerinde yapılırdı. Gerçi kına kız düğünündür ama erkekler de, izlerdi düğünü. Yaşlılar da, kızsalar da, kızların tepkilerinden dolayı izin verirde erkelerin düğünü izlemesine. Kızlar sevgililerini düğünde görünce bir bakşa oynardı.

Aşıkların tek gıdası bakışmaktı. Onları duygulandıran, heyecanlandıran yegane şey aşkının bakışlarıydı. Bunun için de onu görmesi yeterli idi. Bu nedenle özellikle erkekler sevdiklerini görmek için evlerinin önünü mesken tutardı. Ama bunu yaparken, mahalleliyi ve kızı ailesini rahatsız etmezdi. Herkes bilir di, ama bilinmezden gelinirdi... Daha çok belirli saatlerde erkek, yanında mutlaka bir erkek arkadaşı olduğu halde sevdiğinin evi önünden geçerdi. Sevdiği kız da, pencereye çıkardı. Ancak kızın, tek başına pencereden bakması doğru bulunmazdı. O nedenle çoğunlukla küçük kardeşiyle beraber, sanki onu eğlendiriyor gibi çıkardı pencereye. Erkek sevdiğini görüp bir bakış aldığında, o günkü gıdayı almış olur, o mutluluk ona bir kaç yeterdi.

Eğer kız, pencereye çıkamıyorsa, o halde kızın suya gitmesi kollanırdı. Suya gitmek üzere dışarı çıkan aşkıyla, sanki tesadüf gibi karşılaşır ve sadece bir bakış ile yetirilirdi. Yolda sevdiği ile konuşması, sohbet etmesi neredeyse imkansızdı.

Ramazan’da camiler bile aşıkların birbirlerini görmek için fırsat kolladığı bir yerdi.

Bursa’nın kalburüstü kesimi ise, daha farklı bir aşk hayatı yaşadığını görüyoruz.

Romans Bahçesi başta olmak üzere, Kükürtlü, Tophane’deki Şelale Bahçesi’nde aileler oturup eğlenirdi. Burada sevgililer birbirlerini görebilirdi. Hatta Romans’ta bir dans pisti olup, burada dans da edilirdi. Cesur bazı aşıklar, sevdiği kızın masasına gidip, ailesinden izin almak suretiyle dansa bile kardırmaktaydı.

Dışarından Bursa’ya gelen bir yabancı, Atatürk Caddesi’nden geçerken Kafkas Pastanesi önünden geçerken, özellikle tatil günlerinde bir kalabalık olduğunu fark edip şaşırırlar. Ama eski Bursalılar bilir ki, Kafkas Pastanesi ve önü, Bursalı aşıkların buluşma yeridir. En azından 30 yıldır sanırım böyle. Daha önce de onun yanındaki Karlıdağ Muallebicisi bir buluşma yeriydi.

Daha sonraki yıllarda ise Yeşil Çay Bahçesi, Nüsnügüzel ve Mahfel de aşıkların buluştuğu yerler olmuştur.

Yazlık sinemalar aşıkların en rağbet ettiği buluşma mekanları olmuştu.

Aşktan arzuya

Kadının pratikte hali erkeklerden daha itibarlıdır. Bundan dolayıdır ki kadın, hitap olunan, arzulanan, aşk ve talep olunandır. Kadın için can feda edilir, izetti nefis çiğnenir.”

Çocukluktan erkekliğe geçtiğinde, genç merak etmeye başlar... işte bu merakını gidermek için de özellikle ilçelerde Panayır zamanları, “Aç-aç’çı” çadırlarında ilk kez görürlerdi merak ettiği şeyi... Pınarbaşı’nda kurulan çadır tiyatrolarında ise daha seviyeli, ama biraz seks kokan gösterilerle erkekliğini farkederlerdi. Dansöz Babuş, 1950’li yılların erkelerin hayalini süsleyen bir kadın olarak yıllarca Bursa’da gösteri yapmıştı.

İznikli Halili “can nedir ki, ânı kurban edeyim canana ben”

Aşık Çelebi de, “aşık oldumsa kâfir olmadım ya”

Fabrikaya giden kızlar “Eğer bir kişinin arzuları şaha kalkmış da, nesini ilzam etmeseler, nefisleri onları mahvederdi”Câhız, Evleri çevreleyen yüksek duvarlar, sağlam kapılar, sık perdeler, hadım edilmiş özel hizmetçiler, süt analar, kadın hizmetçiler vedadılar edinmek sırf kadınları korumak için yapılır. “güzel bir kadın mutlaka uzunca boylu, hoş bir inceliğe sahip, omuzları mutedil, sırtının dik olması, iri kemikli ve ince belli, kılıç gibi uzun boylu bir cin gibi, bulut parçası gibi ok temreni gibi...

Kız isteme

Evlilikler ise hep kız istemeyle başlanırdı. Kızlar damat tarafın değil, genellikle damadın ailesi tarafından seçilirdi. Akraba ve dostların tavsiyeleri ile aile üyeleri gelini görüp beğenmeleriyle başlardı herşey. Kızın oğlan annesine gösterildiği en uygun yer de hamamlardı. Tavsiye edilen kız genellikle önce hamamda beğenilirdi. Böylece hamamda kızın vücudunda herhangi bir arıza olup olmadığı görülürdü. Bursalı Nihali bir ikiliğinde şunları yazıyor:

“Hamama girdi naz ile bir sim-tel güzel

Şu şöyle diyecek yeri yok, cümleten güzel”

Kız veya erkek evlenmek istediğini ailesine çeşitli biçimleri anlatırdı. Ailesi de çocuğun evlilik yaşını değişik yöntemlerle sınardı. İznikli Kadri Eryılmaz’a göre kız evlenme çağına geldi mi ayran yaptırılırmış. Güzel yapabiliyorsa artık evlenebilirmiş. Genellikle Bursa’nın köylerinde kızlar 12, erkekler ise 14 yaşında evlendirilirdi. Anneannem 12, annem de 15 yaşında evlenmişti çünkü...

Genellikle kız ve erkek ailelerini önerip, evlenmesine vesile olan birileri olurdu. Bunlara “dünürcübaşı” denirdi. İşte hamamda da kız ve erkek tarafını, sanki birbirinden haberi yokmuş gibi aynı gün gelmesini sağlayan da bu kişilerdi.

Aile üyeleri kızı beğendiği zaman konu oğula açıklanırdı. 1960’li yılardan sonra kızların erkeklere bir şekilde gösterilmesi de adet olmuştu. Eğer beğenilirse, önce kız tarafına haber gönderilip “ağız aranırdı.” Eğer biraz olsun umut varsa “görücüler” gelirdi. Aslında önceden kız istemek oldukça güç ve uzun bir sürecin başlangıcı idi. Erkek tarafı bazen defalarca kız tarafına gitmek zorunda kalırdı. Kız tarafı verici olsa bile, belli etmemesi gelenektendi. Çünkü “kız evi naz evidir.” Kızın hemen verilmesi iyi görülmez, kızın bir kusuru olduğuna yoğrulurdu bu...

Kız istemeye önce kaynana, hala, teyze ve nineler giderdi. Eğer kız verilirse, bir dahaki gidişte kaynata, dede, amca, abi ve enişteler giderdi. Artık herşey kesinleşip kızı vermeye gönülleri olduğu anlaşılınca en zor konuya geçilirdi. Kaynatayla kız babası, avlu (başlık) parası için pazarlığa girişirlerdi. Avlu için bir miktarda anlaşılırdı. Bu miktar kızın ailesine verilecek paradır. Çocukluk yıllarımda yaygın olan bu gelenek, ablam istendiğinde önerilen başlık parasını kabul etmememiz iyi karşılanmamıştı.

1970’li yıllarda başlık parası yavaş yavaş Bursa’dan kalkmıştı. Ama bir başka pazarlık halen sürmektedir. Geline takılacak takı konusu, kız ve erkek tarafınca günlerce tartışılır. Çoğu kez de bu noktada evlilikler sona ererdi. Önceleri nişanda kıza bir beşibirlik ile bilezik takmak adettendi. (Tenzile Güler, yaş 83) Özellikle zengin aileler, kızlarına çok yüksek miktarda takı isterlerdi. Bu nedenle zengin Bursa ailelerinin kızlarını sadece, bu takıları alabilecek kişiler isterdi. Böylece doğal olarak, fakir ailelerin zengin bir kızı isteme yolu kapanıyordu.