Bursa şiiri!


Çocukken tadılan lezzetler unutulmuyor ama pek seçici de olunmuyor sanırım. Leblebi tozu, Sütsal dondurma ve sefa kurmak...



Bağrına doğmasam

Yine de sever miydim seni bu kadar?

Kilometreler aştığımda,

Kokun burnuma gelir miydi?

Bundan mıdır

Göğsünden çıkmayan ağacı, agaçtan saymayışım?

Seninle aynı cümle içinde geçmeyen yeşili yeşil bilmeyişim?

Bu yüzden midir

Her taşını, her çeşmeni, her merdiven basamağını

Kutsal belleyişim?

Seni her görüşümde, gül cemalinle titreyişim,

Adını okuduğumda orda burda

Çocuğu büyük adam olmuş anne gibi sevinişim...

Bayramlık elbisem, rugan pabucum, ilk şiirim...

Bu yüzdendir

"En çok hangi şehri seversin?" diye sorduklarında

"BURSA" diyişim...

ŞEHRİMİN ÇOCUKLUĞU...

Çocukken tadılan lezzetler unutulmuyor ama pek seçici de olunmuyor sanırım. Sokak aralarında seyyar biçimde satılan, annelerimizin yememize asla müsaade etmediği bir çocukluk lezzeti vardı Bursa'da... SÜTSAL DONDURMA... Dondurma satıcısı içi soğutuculu ve askılı bir kutuya doldurduğu çubuklu dondurmaları kendine has bir eda ve ezgiyle sokak sokak dolaştırır, arkasına takılan sürü sepet bir sürü şamatacı cocukla, ciddiyetinden en ufak bir zerre kaybetmeden bağırırdı: Süüüüütttsalllll dondurmeeyynnkkkkk..... O tadı ne menem birşeye benzediğini hayal meyal hatırladığım sütlü buzları, annelerimiz görmeden satın alır, ve apartman girişlerine saklanıp kıkırdayarak yerdik. Allah'ım nasıl da lezzetli gelirdi o dondurma bize... Bazan hatırlar, evin içinde Süüüüttttttsaalllll dondurmeyyynnkkkkk diye ünleyerek hem güler hem de o günleri anarım...

Leblebi tozu, Sütsal dondurma ve sefa kurmak...

Reyhan'da, bizim evin alt sokağındaki Mantıcı Sokak'ta iki sınıf arkadaşım, bir de annemin şimdi avukat olan öğrencisi Yasemin'ler otururdu. Sınıf arkadaşım Emine'lerin evi ahşaptandı. Bazan onlara gider, tahta evlere has, odunsu, geniz yakan, nefis kokuyu genzimize doldura doldura evin içinde paldır küldür koşturur, sonra da tüm bu vaveylayı, bugün bile anlamlandıramadığım bir sakinlikle karşılayan annesinin elimize tutuşturduğu şekerli yoğurt sürülmüş ekmek dilimlerimizi kemire kemire sokağa inerdik. "Sefa kurmak" cumartesilerimizin dört gözle beklediğimiz keyiflerindedndi. Sefa kurmamış Bursa çocuğu var mıdır bilmem... Emine'nin babası marangozdu. Tahta malzeme taşımak için edindiği cart yeşil bir triportörü vardı. Triportör de yine çocukluğumun sokaklarında gezinen baş aktörlerdendir. Evin önünde park halinde duran triportörün arka kasasına kilim serer, evden getirdiğimiz yiyecekleri üzerine koyar, Türk filmlerinden duyup bellediğimiz şarkılar eşliğinde, bir taraftan elimizdeki domatesten iri bir ısırık alır, ağzımızın boşta kalan kısmıyla da çili bom bom şarkısını söylerdik... O henüz oturmamış, cırtlak, sıtma görmemiş seslerimizle "ooo çilli, çilli sevgili çilli, oooooooo" diye söylediğimiz şarkıların yüksek desibeline, tek bir komşu teyze çıkıp da müdahalede bulunmazdı. Çocukluğumuzu bize doya doya yaşatan bu sakin ve anlayışlı Bursa hanımlarına teşekkürü vazife bilirim...

"Süüüütsaalll dondurmeennnkkkkk" çocukluk arşivimden bir kesit daha... Dikdörtgen beyaz bir kutuyu çaprazlama göğsüne asarak sokak sokak gezen bir efsane daha... Gençten bir adam içi sütlü buz dolu kutuyu Mantıcı Sokağa getirdiğinde, sanırdınız ki zelzele oluyor. Uzay pastanesinin o şükela, o muhteşem dondurmasının da tadını bilen bizler, sokakta satılan bu dondurmamsı tuhaf buzlu tatlıya divane olurduk:) Hemen dondurmacının etrafını kuşatır, limonlu, kakaolu, vanilyalı çeşitleri olan sütsallarımızı seçer, kaldırıma oturup sanki dünyanın en mükemmel yiyeceğini yiyormuşçasına sessizce dondurmalarımızı yerdik. Bitirdikten sonra elimizde kalan ince tahtadan sapla da bir müddet oynadıktan sonra, sokaktaki kuşatmamıza ve yaygaralı curcunamıza geri dönerdik. Boynumuza asıp, ordan tane tane koparıp yediğimiz alıçlar, tahta çubuğa dolanıp yenilen renkli macunlar, salçalı sokak sandviçleri, mahalle aralarındaki küçük bakkallarda satılan leblebi tozları, hele ki yerken konuşmaya kalkıştığımızda boğazımıza kaçıp bizi öksürük krizine sokan, pancar gibi suratla eve gittiğimizde ise annemizin şıp diye anladığı ve yasak ettiği ama Bursa çocukları olarak asla vazgeçmediğimiz leblebi tozu; "şaanss taaliiihhh kaderrr kısmeetttt, kaderini kısmetini deneeeeeee" ünlemesi hiç kulağımdan gitmeyen talih oyunu ve türlü çeşit Bursa sokak oyunları ve daha pek çok anı; 10 yıl sonra yarım asıra ulaşacak yaştaki Seda'yı, sadık birer dost gibi hiç yalnız bırakmadılar...

Çocukluğumuzda internet ve büro makineleri kullanılmıyordu ülkede henüz. Biz, 80'lerde çocuk olan nesil, tüm ulus çocuklarının yegane görevi olan "cumartesileri temiz ödev yapmak için kütüphaneye gitme ritüelini" bir memur disipliniyle yerine getirdik hamdolsun.))) O zamanlar HAYAT ansiklopedileri vardı her evde. Lacivert ciltli 12 fasiküllü, misafir odası vitrininin bir gözü kendilerine tahsis edilmiş şekilde yıllarca durdular orda. Ama "temiz ödev" yapmamız gerektiğinde mahalle çocukları toplanıp, şehir kütüphanesine giderdik. Sivil giyinir, üzerinde ERCENGİZ DERSANESİ yazan kumaş çantalarımızın içine doldurduğumuz bolca teksir kağıdı ve yeni çıkan 0.5 basmalı uçlu kalem, ve 1 kutu kalem ucuyla, yola koyulurduk. Bazan otobüsle, bazan geze gece gittiğimiz İpekçilik yokuşundaki kütüphanede, ilgili ansiklopedi ve kaynakları memurdan ister, masalara yanyana kurulur, yanımızda getirdiğimiz teksir kağıtlarına, araştırdığımız konuyu büyük bir sabırla ansiklopedilere baka baka yazardık. Akşama kadar sürerdi bu... Sonra işimizi bitirip, muzaffer bir komutan gururuyla güle oynaya evlerimize dönerdik. Şimdilerde internet, fotokopi makinesi ve her türlü zamandan kazandıran teknolojik kolaylığa bakınca belki şanssız çocuklar olduğumuzu düşünenlere her zaman derim ki: "O saatler süren elle yazmalar olmasaydı, bizler bugün noktalama işaretlerini bilmeyen, anadiline vakıf olamayan, ifade gücü gelişmemiş, güzel Türkçe'yi hor kullanan bir nesil olurduk" İyi ki saatlerce yazmış, okumuşuz. İyi ki fotokopi makinesi yokmuş evvelden. Ve iyi ki ben kendi adıma, Türkçe'mi borçlu olduğum bu meşakkatli gözüken ödev seremonisini yaşamışım... Tuhaf kısaltmalar, uydurma kelimeler ve sinir bozucu tonlamalarla konuşan günümüz ergenleri ve gençlerine, önce kızıyor, sonra da üzülüyorum. Teknoloji birçok şeyi kolaylaştırırken, Türkçelerini aşındırdı ne yazık...

KIRMIZI MUCİZE: TELEFERİK...

Elma şekeri kadar kırmızı ve büyücekti. Ortalama 30-35 kişiyi bağrına sığdırabiliyordu. Yavaş yavaş yukarı çıkıyor, "Kaynana Çukuru" (Bazı Bursa köylülerine göre de Dombey Çukuru) denilen bölgeye gelince kabindeki herkesin mırıl mırıl dua ettiği, kimilerinin kelime-i şahadet getirdiği, ilk kez binenlerin korkudan rengi ruhsarını attıran bir lahza yaşanıyordu. Eğer yaz ise gürül gürül zümrüt yeşili ağaçların, sık ormanların üzerinden süzüle süzüle çıkardı yokuş yukarı, çelik halatın ucundaki kırmızı mucize... Kışın ise bembeyaz kar örtüsünün üzerinden nazlı nazlı süzülürdü. Erkenden Teferrüç'e çıkar, kuyruğa girer, bilet alır ve sıra gelince görevli tarafından bölük bölük kabine alınırdık. Kabine adım atış, kapının kapanışı, kısa bir bekleyiş ve hareket. Çocuk yüreğim delice çırpınır, annemle babamın kollarının altına iyiden sokulur; ama o yaşımda görüp göreceğim en büyük saadetin bu anlar olduğunu düşünürdüm. Asıl coşku, direklere gelindiğinde olurdu. Direğe yaklaşıldığında bütün teleferik ahalisi sözleşmiş gibi hep bir ağızdan "Hoooooooooooppppppp" der; direkten aşağı kaymaya başlarken de "Güüüümmmmmmm" diye haykırır ve tüm negatif enerjiyi orda o kabinden, yamaçlara yolcu ederdik... Ben bu güüüüüüümmmm safhasında ayaklarımın ucunda zıp zıp zıplar, yaşım gereği dökülmüş tavşan dişlerimin yerindeki boşluğu göstere göstere "Ayyyyyyy anneeee içim şekerleniyoooo" diyerek yaşadığım mutluluğu kendi alfabemle dile getirirdim. Bütün kabin gülüşürdük... Sonra Sarıalan'a gelinir ve yolculuk sonlanırdı. Kabinden iner, istasyonda bulunan hediyelik eşyacılara, tost ve çay servisi yapılan kafelere, tahtadan sırt kaşıma aletleri, tahta kaşıklar, bebekler, ıncık cıncıklar ve Arap turistlere gülümseyerek, nihayet toprağa ayak basardık. Çam ağaçlarının arasında toprak yollarda ufak bir ayürüyüşten sonra, Pala Cemal'e giderdik. Pala Amca yaz kış keçe yelek ve pantolon giyen, yüzünden sıhhat fışkıran, dağ gibi bir adamdı.  Yakın zaman önce bu dünyadan ayrıldı mekanı cennet olsun inşallah. Masamızı seçer, etlerimizi alır, kaymaklı yoğurt, çoban salata ve içeceklerimizi de söyledikten sonra babamın büyük bir mahirlikle üstesinden geldiği mangal sefasına geçerdik. Mangal gelir, babam etleri üzerine dizer, köz domates, köz biberle hallenen etleri tabaklarımıza servis ederdi. En sevdiğim şey yemeğin yanında "Meysu" içmekti. O zamanın en sevdiğim meyve suyu markası. İlla ki şeftali ve illa ki kamışla höpürdeterek... Kendin pişir kendin ye ritüeli tamamlanır, çaylar içilir, mangal dumanına teslim olmuş Sarıalan'da hoşça vakit geçirildikten sonra, kamp yapan çadırların arasından yine o kıpkırmızı kabine binerek aşağı inerdik. Ben Teferrüç'e yaklaştığımızda epey hüzünlenir, buruk olurdum.

Çocukluğumun en özel anılarından biri olan teleferik sefası, unutulmazlarım arasındadır...

1963 yılında sefere başlayan teleferik, aynı sene eşzamanlı doğan Bursaspor ile de akran olması açısından gözümde önemli bir yere sahip. Bursaspor coşkun bir sel gibi yoluna devam ederken; benim sevgili uğurböceğim kırmızı teleferik, usulca veda etti çam ormanlarına, derin kanyonlara, dağ yamamaçlarına ve onu çok seven, dönemin çocuklarına... Şimdi yenisi yapılsa da, asla benim kırmızı teleferiğimin yerini tutmayacak, biliyorum. Ve ne zaman dağ yamaçlarına baksam kederleniyorum...

Ben o "Kırmızı teleferik dönemi"ni yaşadığım için, kendimi çok ama çok şanslı hissediyorum...