Bir yangının külü


Seda Çapçı'nın kaleminden Bursa'nın yakın tarihinde hafızalarımıza kazınan mekanlara yolculuk...



Kendimi bildim bileli var olan, tabelasıyla, dekoruyla, çarçevesiyle hiç değişmeyen, olsa olsa en fazla dönemsel makyajlar gören, salaş, salaş olduğu kadar temiz, tertipli, güvenilir işletmeler, kuruluşlar, mekanlar vardır Bursa'da... Kentin değişen çehresinde, değişmeyen noktalar olarak kalan ve insana bir yere ait olduğunu hissettiren zenginlikler onlar... Sözgelimi, eskiden sıra dükkanlar olup, şimdi yerini Zafer Plaza'ya bırakan alanın tam karşısında ATLANTİK RESTAURANT vardır. Sırtı yeşil sarmaşıklara dayalı, yavru ağzı bina, binanın ön cephesinde asılı duran dekoratif can simitleri... Bir balık lokantasının en önemli atribütüdür can simitleri... O lokantaya ne zaman baksam, ne zaman önünden geçsem, çocukluğumun Bursa'sını anımsar, mutlu olurum...

Reşit Paşa İlkokulu'nun sevilen öğretmenlerinden, 'Hoca' lakaplı Muammer Topçu'yla, yani sevgili babamla her cumartesi elele tutuşup, temiz havayı soluya soluya neşe içinde gittiğimiz, ve bir çift rugan pabuç satın aldığımız SEBATLI KUNDURA bugün hala değişmeyen dekoruyla, bana babamı, çocukluğumu, eski Bursa'yı hatırlatır...

Setbaşı'nda eski mavi köşenin (şimdi ne yazık ki bir doldurma parfüm dükkanı oldu) karşı çaprazına denk gelen, ilaçlarından çok, hiç bir yerde rastlanılamayacak başkalıktaki biblolarıyla ünlü YEŞİL BURSA ECZANESİ, bana huşu içindeki Bursa zamanlarını hatırlatır ve ziyadesiyle mutlu eder...

Namazgah yokuşuna ramak kala boy gösteren ÇINAR PASTANESİ, leziz pasta ve dondurmalarının ötesinde çikolatalı baklavasıyla, bana 8 yaşındaki Seda'yı hatırlatır... Özel olarak benim için rafya şeritleriyle babam tarafından süslettrilmiş ambalajı, çocukluk sevinçlerimdendir...

Çakırhamam'ın biraz yukarısına denk gelen, eskiden Sümerbank olan, şimdi Çetinkaya Mağazası'na dönüşen yerin tam karşısında, marshall pastaları, turunç ve portakal şekerlemeleri, armut kurabiyeleri ve leziz daha pek çok ürünüyle arz-ı endam eden ULUS PASTANESİ de unutulmazlar arasına girmeyi başarmıştır...

Cumhuriyet Caddesi üzerinde, Gökçen İş Merkezi'ne gelmeden Reyhan'a inen sokağın tam köşesindeki YAZDAĞ PASTANESİ, kestane şekerlemesi ve yıllara inat değişmeyen dekoruyla, nadide bir inci gibi parıldadı geçmişin hafızasında... Yakın zaman evvel gitti ne yazık ki tabelasını alıp.. Şimdi başka bir pastane var yerinde. Ama ben Yazdağ'ı hep özleyeceğim.

Ve eski, eski olduğu kadar da az bilinen Bursa pasajları, mazinin nazlı hatırasını, sadakatlice bağrında saklar... Hangisini saymalı, nerden başlamalı bilmem ki? Eski fotoğrafçılar, düğmeciler, boncukçular, terzilerle dolu bu pasajlar, modernleştikçe, saflığı ve duruluğu aşınan kent dokusunda, kaçıp sığınılacak, nefes alınacak yegane sığınaklardır... Bu hayat sığınaklarına bir gün değineceğim...

Yine mavi köşe güzergahı üzerinde, bahçesi caddeye, ön cephesi adli tıp kurumuna bakan bir köşk vardır. İçinde bazı akşamlar ölgün, cılız bir ışık yanar. Hasılı içinde yaşayan bir ihtiyar olduğunu ya düşündürür, ya düşündürmez... İşte bu köşkün bakımsız ön bahçesine, caddeden geçen kediseverler kuru mama, salam, artmış yiyecek ve saire bırakırlar. Zira bu yorgun köşkün, sahipsiz bahçesi bir kedi yuvasıdır. İrili ufaklı, renk renk envai çeşit kedi hoplayıp zıplayarak hem karınlarını doyurur hem de görsel bir ziyafet sunarlar hayvanseverlere...

Atatürk Caddesi'ni dikine keserek Nalbantoğlu'na doğru çıkan Taşkapı Caddesi'nin köşesinde, biraz iç kısımda küçük bir dükkan vardır: ASLI... Nerden baksanız 2 yahut 3 metrekarelik bir imitasyon takı dükkanıdır ve kendimi bildim bileli ordadır... Dükkan sahibinin kızı Aslı Hanım, rahmetli babamın öğrencisidir. Bu dükkanın en ayırdedici özelliği, tüm sermayesinin dükkan camına asılı oluşudur... Camdan envai çeşit incik, boncuk, kolye, elmas ve pırlanta imitasyonu küpeler, yüzükler, mercan, lapis, turkuaz taşlardan kolyeler ve türlü çeşit takı sarkar... Bu küçücük takı dükkanı ASLI benim çocukluk hazinelerindendir...

Ve tabi ki Çiçek Izgara... Annem, Reşitpaşa İlkokulu'nda öğretmenken ayda bir kez öğretmen arkadaşlarıyla toplanır ve bu nezih köfteciye gelirlerdi... Ve tabi biz öğretmen çocukları, hatırlayabildiklerim, Evren, Evrim, Orkun, Ebru, Müge ve hatırlayamadıklarım...  O enfes köftenin tadı hiç değişmedi...

Çatalfırın'da Balıkçı Reşat'a gelmeden, o hat üzerinde kaldırımdan içeri doğru girinti yapan taş basamaklar vardır... O basamaklarda bakırdan, pirinçten, kalaylı, cilalı, ışıl ışıl taslar, cezveler, tencereler, maşrapalar, şekerlikler gülümser gelip geçene... Ordan ne zaman geçsem, başımı çevirir mutlaka selamlarım boy boy cezveleri ve geriye sarılan banttaki çocukluğumu...

Balıkçı Reşat deyip geçmek olmaz... Yıllar var ki kent sakinleri en taze, en leziz, en gümüşten, en gürbüz balıkları bu efsunlu ve davetkar dükkandan alıp yedi... Çupraların gümüşi ışıltısı, somonların ve barbunların serkeş ve albenili kavuniçisiyle halvet olurken, REŞAT kimbilir kaç nesile bu şahane deniz nimetini yedirmekten eminim ki kıvanç duyuyordur...

Durak Muhallabicisi hala aynı düşü görüyor huşu içinde... Eski görünümlü ama asla eskimeyen dekorunda, benim asla unutamayacağım yegane figürü, vitrinde bütün asaletiyle gülümseyen, kocaman kayık tabaklardaki tavuk göğsü tatlısıdır... Ve ben, ahir ömrümde bu kadar nefis  tavuk göğsünü başka bir yerde tatmadığımı içtenlikle söyleyebilirim...

Foto Osman,Durak Muhallebicisinden Altıparmak İlkokulu'na inen ara sokağın ortalarındaydı, 70'li yılların sonunda...  Ama artık orda değil.  İlk çocukluk fotoğraflarım orda çekilmişti... 

Çekirge'de oteller bölgesinde bilhassa Ada Palas Otel'in civarından geçerken, kalbim bir kuş gibi çırpınır... Heyecan, özlem, burukluk, biraz da gurur vardır bu çırpınma eyleminde. Çünkü, tam olarak mevkisini hatırlayamamaktan esef ettiğim, seçkin ve kişilikli bir restaurant vardı 70'li yılların sonlarında... ÇARDAK RESTAURANT... Babam, yedirmeyi, gezdirmeyi çok seven bir insandı. Annem ben ve babam, ayda 2-3 kez akşam yemeklerine gider, güzel saatler geçirirdik orda. Sonra ne oldu bilmiyorum. Çardak restaurant, o güzel izlerini bırakarak gitti. Ama hafızamda adeta çakılı kaldı hatırası... Hala burnumun direği sızlar hatırladıkça... Ve annemle arasıra yadederiz...

Namazgah'a doğru çıkarkan 1981 yılı ve sonrasında bir müddet oturduğumuz Yedikardeşler Apartımanı, Babacan Sokak, altımızdaki, damak çatlatan güzellikte tahinli --Bursalı tabiriyle tahanlı:)-- pide yapan Kırmızıgül pastanesi, tam karşımızda, o dönemin süpermarket muadilindeki ORDU PAZARI, Namık Kemal İlkokulu'na giren sokağın başında, şimdi anaokulu olan ÇOCUK ESİRGEME KURUMU binası, sanırım ölsem de zihnimden silinmeyecek kadar belirgin bir fotoğraf olarak durur anılarımın çekmecesinde...

Çocukluk günlerimden kalan bir diğer unutulmaz figür de, ÇELİK PALAS OTELİ'dir... Namazgah'da otururken yan binadaki ahbaplarımızın oğlu Nüzhet Abi, Yüksel isminde çok güzel çekik gözlü bir Çerkes kızıyla evlenmişti bu otelde... O düğün dün gibi aklımdadır... Sade ama çok şık bir dizaynı vardı otelin. Robalı güzel bir elbise ve Sebatlı'dan alınmış krem rengi rugan pabuçlarımla çok neşeliydim o gün, ve Çelik Palas' a girttiğimiz her cemiyet ve çay, toplantı gibi aktivitelerde, ne kadar şanslı bir çocuk olduğumu düşündüm durdum hep...Çünkü ben bu kadar güzel bir otel görmedim henüz...

Bir de hiç girmediğim ve giremeyeceğim ama gözümün önünde benimle birlikte büyüyen mekanlar ve yerler de var... Mesela, Atlantik Restaurant'ın biraz aşağısında, Çarşı Karakolu'na gelmeden, cadde üzerinde küçücük bir meyhane vardır... EMEK LOKANTASI... Ordan geçerken muhakkak kaçamak bakışlarla da olsa vitrinine bakarım; zira görüntüsünden, fevkalade lezzetli olduğu şıp diye anlaşılan zeytinyağlı mezeleri iştahımı kabartır... Zeytinyağlı dolmalar, ızgara edilmeye hazır çiğ haldeki köfteler, bakla içli enginar, taze fasulye ve barbunya pilaki, adeta başımı döndürür... İçeriye hiç girmemiş olsam da, o küçücük salaş lokanta benim çocukluk günlerimin kıymetli hatıralarındandır...

Bursa'da müthiş bir pastane geleneği hüküm sürer... Mavi Köşe'de şimdi yerinde bir butik olan yerde eskiden ÇAMLIK PASTANESİ vardı... Elma şekerleri gözalıcı kırmızılık ve parlaklıktaydı... Bir de şemsiye çikolata... Canım babam, nerdeyse her akşam bana Çamlık'tan elma şekeri ve şemsiye çikolata getirirdi... Ama öyle mutena bir ruha sahipti ki, alelade torbalara koydurmaz, şık bir paket yaptırır, rafya kağıdıyla da kurdelelettirirdi... Ruhu şad olsun...

Uzay, Rıhtım,Ülkü, Kafkas Pastaneleri de yine Bursa deyince ilk aklıma gelen nezih pastanelerdir...

Ve Tayyare Sineması'nın olduğu bölge, benim için çok özeldir... Niye bilmem, oralarda gezindiğimde, içime farklı bir ruh dolduğunu hisseder, saç diplerime kadar ürperirim. Tayyare Sineması bugünkü haliyle modernize edilmeden önce, Bursa Büyükşehir Belediye Konservatuarı da ordaydı... Annem okuldan çıktıktan sonra, haftada 2 akşam oraya giderdi. Musiki sevgisi O'na, belli bir yaştan sonra bile olsa ud çalma zevkini yaşattı. Saygıdeğer Erdinç Çelikkol Bursa'nın önemli müzik imzası olarak hafızamıza böyle kaydoldu...

Tayyare'yi geçtikten sonra Gümüşçeken'e inen taşlı yolda biraz aşağıda sağda bir çeşme vardır ki, ne zaman ordan geçsem, hiç susamamış bile olsam, su içerim... Çünkü, elle çevrilen bir çevirgeçle değil, ayakla basılan bir buton sayesinde suyu dikey fışkırtır ve bu da beni, 38 yaşında bile olsam hala sevinçten çılgına çevirir. Utanmasam dakikalarca çocuklar gibi oynayabilirim o çeşmeyle...

Yine oralarda camlı tezgahta sıcacık kuruyemiş satan ufak tefek bir köse amca vardı... Beyaz kolluk takar, işini saygı duyulacak bir ciddiyetle yapardı. O amcadan aldığımız kavrulmuş fındıkların tadını hala bulamadım...

Yine o cenahta, ama cadde üzerinde benim çocukluk rüyam ŞEKERCİOĞLU KIRTASİYE ve SUHULET vardı o zamanlar... Orası bir gelenekti. Her okul açılışında babamla elele gider, rengarenk kitap kapları, kalemler, tüylü-boncuklu kalem başlıkları, silgiler, boyama kalemleri ve envai çeşit defter alırdık. Sonra da yolun karşısına geçer, Kafkas Pastanesi önünden kalkan Chevrolet marka taksi dolmuşlara biner arkaya kurulurduk... Babam 4 kişilik para öder, ve sadece ikimiz yolculuk ederdik. Kendimi Türk filmlerindeki sahnelerin içinde hisseder, şımarıkça kıkırdardım... Babam Ayhan Işık, ben Ayşecik olurduk ve çok eğlenirdik...

Milli bayramların çoşkusu 1 hafta önceden başlardı... 23 Nisan'larda, 29 Ekimlerde, ve diğerlerinde okulcak çıkılan Heykel, ve tören yürüyüşü, düşündükçe bugün bile heyecanlandırır beni... Annemle babamın öğretmenlik yaptığı okulda talebeydim. Katmerli bir forsum vardı. Annem bir gece evvelden tertemiz önlüğümü veya tören kıyafetimi hazır eder, saçlarıma kurdeleler takar ve beni hazırlardı. Kendi de özenle hazırlanır, tayyörünü ütüler, saçlarını bigudilerle sarar, ayakkabılarını parlatırdı. Babam philips marka, eski TRT mikrofonlarına benzeyen traş makinesiyle traşını olur, losyonunu sürünürdü. Ve benim, babamda gördüğüm, rafine bir Bursa geleneği vardı o zamanlar... Babam takım elbisenin altına asla yünlü, orlonlu, merserize değil, ipek çorap giyerdi. O zamanın köklü mağazalarında ve sanıyorum Koza Han'da satılan erkeklere özgü soket çoraplardan alır ve onları giyerdi. Pırıl pırıl simsiyah o çoraplar, o dönemin ince zevklerinin bugün devam etmediğini gösterir bana ve üzülürüm. Annem kozmetik alışverişini Bakırcılar Çarşı'sındaki HELENA RUBİNSTEİN marka ürünler satan mağazadan yapardı. Tokalan marka pudralar pek modaydı. Ve annem o dönem buram buram Chanel No: 5, Charlie, Viva Cappio ve Bellisima kokardı... Sadece annem mi? 70'li yılların sonunda nerdeyse tüm Bursa hanımları bu kokuları kullandı... İşte bayram resmi geçitlerine böyle hazırlanırdık. Sonra üçümüz iki dirhem bir çekirdek elele tutuşup, okula giderdik. Ordan da tören alanına, yani Heykel'e... Ben kendi sınıfımla, annnem ve babam da kendi öğrencilerinin başında tören alanından geçerdik. Heykel, Heykel olduğundan beri milli bayram coşkularını maaile yaşattı bize...

Ünlü Cadde eskiden trafiğe açıktı. Başından br yangın geçen Şimdiki Prestij Sinemasından aşağı doğru yürüdüğünüzde tam köşedeki Yenginar Apartımanı'nın giriş katındaki STÜDYO SANAT da, yine beni maziyle buluşturan hoş sürprizlerden biridir. Perihan teyzem İstanbul'dan her geldiğinde, Ünlü Cadde'deki İskender'e kebap yemeye giderdik ve çoğu kez bir ünlüyle karşılaşırdık. Bir keresinde Ahmet Özhan'ı görmüş, yanına gidip elini öpmüş ve birdenbire "Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun durun biraz" şarkısını söylemiştim... Niye yaptığımı bilmiyorum ama şimdi bile hatırladığımda gülümserim. 6 yaşlarındaydım ve sanırım babamın O'nun plaklarını severek dinlemesi beni buna itmişti. O şarkı hala en sevdiğim Türk Sanat Müziği eseridir...

Şimdi çiğköfteci olan yerde, eskiden RECEP ABİ dönercisi vardı ve dönerinin kokusu bütün Setbaşı'na yayılırdı. Her okul dönüşümüzde annem muhakkak alırdı bana. Turşusunun, sosunun, etinin tadı, samimiyetle söylüyorum, bugün hiçbir yerde yok...

Kendimi bildim bileli balıklarımızı Reşat'tan, veyahut Tuzpazarındaki balıkçılardan aldık... Kahvaltılıkların membaı ise karşıdaki peynirciler hanıdır... Küçüklüğümden beri peyniri, --özellikle peyniri-- peynirciler hanı veyahut Sütmanlar dışında bir yerden yemedim... Biraz yukarda mevkilenen eski köylü pazarındaki enginar ofisini, oyacıları, tülbent, yazma, patik satan pamuk teyzeleri, zeytincileri, hormonsuz domates, ve bilimum zerzevat satan görmüş geçirmiş pazarcıları, her türlü derin sohbetin yapıldığı güngörmüş aktarları büyük bir bağlılıkla severim... Hele bir tanesi vardır ki, her baharat alışınızda kuru incir ve gün kayısının içine sıkıştırdığı badem ceviz fındığı ikram eder ve gönülleri fetheder...

Annemin öğrencisi Tülay'la yaz tatillerinde belimizdeki hulahopları çevire çevire, zıplamaktan, oynamaktan, çocuk sevincimizi dibine kadar yaşamaktan bitap düşmüş, üşenmeden gider o fırının enfes simitlerinden yerdik. Emsalsiz, doyumsuz, bol susamlı, kerameti kendinden menkul lezzet halkaları... Sonra karşıdaki küçük türbenin parmaklıklarından içeri, meraklı gözlerimizi devire devire 3 Kulhuvallahi 1 Elham okur, hemen oracıktaki meşhur tatlı su çeşmesinden şeker gibi tatlı, buz gibi soğuk Bursa suyu içer, ve yine hulahoplarımızı çevire çevire bağrış kıyamet kendi mahallemize dönerdik. Şimdi o efsane fırın yeniden ayakta... Geçmişin içinden tüm görkemiyle geldi oturdu kendi coğrafyasına... O fırının simitlerini yiyen, hemen oracıktaki türbenin uhreviyatıyla yıkanan, paklanan çocuk bedenlerimiz ve ruhlarımız, sarsılmaz bir inançla mutlu mesut geçmişi yadediyorsa, gözlerimizden bir an bile olsa mazinin temiz hatırası geçiyorsa; ulu çınarların, samimi mahalle aralarının, babacan esnafın, şefkatli ve anaç komşu teyzelerin hatırası resmi geçit yapıyorsa buğuların arasından, sen çok manalar yüklenmişsin demektir ABDAL SİMİT FIRINI... Nice seneler o şahane lezzet halkalarını buluştur Bursa'yla... Ve nice çocuğun saf ve temiz hatıralarına yerleş gururla...

Bursa; çınarları, dağı, denizi, şampiyon takımı, kendine has lezzetleri ve daha pek çok özgün değerleriyle sadece tarihsel anlamda değil benim gönlümün de payitahtıdır; ama bu özel ve klasik mekanlar bana hala o küçücük ve iri gözlü Seda'yı hatırlatır...