"Bir karikatür sizi gençliğinizin Eylül'lerine götürebilir mi?"


Götürebilir mi, gençlik günlerimize gidebilir miyiz gerçekten?



Gidilir, hem de birden bire coşuveren o masum duygularla gidilir. Gençliğimizin Alpay’ının “Eylül'de gel” şarkısına da gidilir üstelik. “Eylül'de gel, Eylül'de okul yoluna” sözcükleriyle her birimizin kendi okuluna çıkan caddeleri birden bire güllük gülistanlık oluverir anılarımızda. Hangi kuşaktan olursak olalım değil mi ki Eylül ayı ile benzer duygulanımlara dalıyoruz… Hayattayız, yaşıyoruz çok şükür! 
Eylül'ün gelişiyle okul ve okul yolu bizlere neler söylemiyor ki; Heykel, Maviköşe ve Çakırhamam arası birlikte yürüdüğümüz okul arkadaşlarımızı, bugünün deyimi ile kankalarımızı ve gizliden gizliye platonik aşklarımızı hatırlatmıyor mu? 
Ayrıca okul yolundaki kestaneciyi, Şam tatlıcıyı, iplere dizili sapsarı alıçlar satan kasketli köylü amcayı getirmez mi Eylüllü anılarımız? 
Defter kalem kokusunu da getirir bizim Eylül'lerimiz. Hani kurşun kalemlerimizin kalemtraştan çıkan kavruk ağaç kokusu vardır ya, bugün bile içimizi bir hoş eder. Çocuğu, torunu olanlar, küçüklerin okul çantalarına yardım ederken sizler de kendi öğrencilik yıllarınıza gidiyorsunuz değil mi? 
Birçoğumuz Heykel önü ile Postane arası volta dediğimiz gidiş gelişli piyasaları severdik.
Hoşlanılan delikanlıların genç kızlarla rastlaşma saati olurdu okul çıkışları. Yetmişli yıllar kafeteryaların Bursa’da henüz yeni oluşmaya başladığı yıllardı. Kızlar pek yalnız gidemezlerdi kafelere! Buluşmayı göze alabilenleri ise ağzımız açık dinler, hadi anlat neler konuştunuz el ele tutuştunuz mu diye sorgulara tutardık. Hey gidi günler… 
Allahım gençliğimizde ne iğne deliğinden geçmez dertlerimiz vardı… 
Kimilerimizin bitmeyen ergenlik sivilceleri, kimimizin uzamayan kısa boyu, bir türlü şekle girmeyen saçı, utandığımızda neden kızarıyoruz diye kendimizi yediğimiz masum triplerimiz vardı. Erkeklerin de bir türlü çıkmayan sakal bıyık sorunları, cırtlak çıkan ses tonlarını alaya alan arkadaşları vardı. Harçlıklarımızı yettirmenin mucizevi manevraları hangimizin derdi olmadı ki… 
Çocuktuk, gençtik, kanımız deli ırmaklar gibi kaynıyordu. 
Çantamızdaki tarağımız, minicik aynamız, parlatıcı rujumuz ve her daim bembeyaz şoset çoraplarımızla hangi şey yasak ise ona merak sardığımız özentilerimiz vardı. Kolalı gibi
ütülenmiş lacivert terilen formalarımızın Eylül'ün ilk günlerindeki o ilk yeni dikilmiş ham kumaş kokusu bugün bile belleğimdedir… Sararan çınar yapraklarının başımız üzerine düşüşündeki vurdumduymazlığı düşündüm bugün, şimdi olsa o düşen çınar yaprağına türlü anlamlar yüklerdik. Gençtik, ağaçları öylece bulmuştuk, bizden önce dikmiş büyütmüştü birileri! 
Suhulet Kitabevi ile İhsan Şekercioğlu arasındaki ders kitabı arayışlarımızı unutmadınız değil mi? Taze matbaa mürekkebi kokan kitaplarımızın kapağını okşarken tuhaf bir duygu yalayıp geçerdi beni. Belki çok çalışkan bir öğrenci sayılmazdım ama kitap ve defterlerimi çok önemserdim. Kırtasiye malzemelerimin tam olmasını arzular, her renk kalem bulundurmak gibi bir kaygı taşırdım. Çok değerliydi kitap ve defterlerimiz. Onları kaplamak için özel defter kapları alırdık. Eylül'de kitap defter kaplamayan var mıdır içimizde? Kendisi üşense de evdeki birilerine kaplatmış olurdu kitaplarını, okulun ilk günleri odalarımız kitap kokardı. 
Okula gitmek aile içinde kutsalımızdı. Okumanın erdemi üzerine saatler süren konuşmaları dinleyen Cumhuriyet çocuklarıydık bizler. Bütün lâba lûbalarımıza rağmen okumak ve okul en temel gerçeğimizdi. 

“Bekletme ne olur
Gelmek zamanı gel
Yok yok yok
Gitme gitme gel
Eylül'de gel
Eylül'de gel Eylül'de okul yoluna
Konuşmadan yürüyelim gireyim koluna
Görenler dönmüş hem de mutlu diyecekler
Ağaçlar sevinçten başımıza konfeti gibi
Yaprak dökecekler” 

Marc Aryan’ın bestelediği Fecri Ebcioğlu’nun sözlerini yazdığı “Eylül'de gel” şarkısı
Alpay’ın o hüzünlü sesiyle ne anlamlar katmıştı gencecik dünyalarımıza...  
Ne diyordum, evet bir karikatür aldı götürdü nerelere. Karikatür’ün çizeri İltem Dilek ile de yazıştık bu arada. Teşekkürler İltem Dilek, bizim gibi Alpay’ı dinleyip hüzünlenen Eylül
dinazorlarını nostaljinin kucağına bırakıverdin, sağolasın. 
Muhtemelen boynu bükük bir "lül" ile geçiştirilemeyecek Eylül hüzünlerimizi sessizce içimize gömüp susuyoruz şimdi. Eylül'ün o kendine has kaygı yüklü ruh halini her ne kadar yeni açılan okulumuz ve öğretmenlerimizin bilinmeyen otorite sıkıntısına yüklemiş olsak da, derinlerimize işlemiş bu duyguyu her Eylül hissetmek belki hala ergen kalmış bir yanımız olduğunu fısıldıyor gizliden! Kendimize bile nasıl ifade edeceğimizi bilemediğimiz pek çok duygu kıpırtısı delip geçiyor şimdi yüreklerimizi, öyle değil mi? 
Ah canlar bizler de gençtik bir zamanlar… 
Eylül'leriniz daim olsun.