Artık yaz...


Ne güzel yaz geliyor buralara.. Teni ışık ışık parlayan, saçları, bakışları sevinç içinde, dudakları kiraz ışıltısı, saçları taze, parmakları toy, teni güneş kumralı, gözleri bal sarısı.. Yaz…



Teraslar yıkanıp, serinletilecek taşlar, hele yıkarken çıplak ayakla basmak sulara... Bütün dermansızlığı kesip alacak... O renk renk meyveler çıkıverecek pazarcı tezgahlarında, seyyar arabalarda, manav sandıklarında; kiraz, çilek, erik, kayısı, şeftali, karpuz, kavun, dut, daha neler neler…
Kızartma kokuları salınacak mahalle aralarına, apartman sahanlıklarına, mutfak boşluklarına... Patlıcan, biber, patates, kabak kokuları... Sarımsaklı yoğurtla şenlenen... Akşam sofralarında karnıyarık, yanında süzüm süzüm süzülen cacık, üzerine koca kayık tabaklarla karpuz, kıpkırmızı... Portakal soyup elma dilimlemekten usanan parmaklar, kütür kütür erikler, tombul tombul çileklerle canlanacak...
Hele o ağaçlar... Her memleketin ağacı kendine, ama benim memleketimin çınarları, gümrah, zümrüt, zehir yeşili yapraklarını büyüte büyüte , renge, huşuya ve serinliğe boğacaklar yazı... İyice gürleşmiş, çınarlar, arsız sarmaşıklar, üzeri hanımelili, nergizli, sümbüllü dallar, şimşir kokuları eski semtlerin müstakil ev bahçelerinde...
Akşamlar nasıl güzel, nasıl canlı, nasıl pür telaş içinde, akşam sofralarına, sohbetlere, dondurma yiyerek yapılan çoluk çocuk yemek sonrası yürüyüşlere… Deniz de coşar tabii. Kendine göre, bazen mavi, bazen tirşe, bazen lacivert... Yosunlu, yosunsuz, deniz kabuklu, çakıl taşlı, iyot kokulu deniz kenarı piknikleri...
Arabanın bagaj kapağı hep açık.. Ayaklar özgür, ten özgür, ruh özgür, sandaletlerin, efil fil elbiselerin, incecik penyelerin hafifliğinde… Ne kadar da bunalmış olmalıyız kalın atkıların, ağır paltoların, asık yüzlü çizmelerin tahakkümünden...
Sokak satıcılarının sesi, şeker karpuz satanlar, vişne arabaları, kesekağıdında yeşil yeşil gülen eriklerin dizildiği arabaları ittiren kasketli adamlar..
Hepsi “yaz” demek.. Doyasıya dondurma yenilen, annelerin buzlu suya göz yumduğu, ruhu özgür, ruhu kelebek mevsim... Yaz… Gözleri sevinçle açmak sabaha... Pencereden içeri dolan sabah melteminin kabarttığı tülün önce şişip sonra sönerken, tene değip ürpertmesi… Domatesler şimdi işte domates gibi... Kahvaltıda güzel olur... Menemenler artık gerçek menemen... Güneşten yanakları kızaran domatesleri geldi zira, şükür…
Biraz yanacak tenler, kızarıp acıyacak, benler, çiller cirit atacak minik sevimli böcekler gibi tende dolaşan... Olsun varsın. Asık suratlı soğuk nevale kıştan çıkmış, kemikleri buz tutmuş bedenleri ve o bedenlerin içinde uyuklayan ruhları canlandıracak ya, o kadar da olsun... Parklar var, bahçeler, koruluklar, ormanlar, deniz kıyıları, sandallar var, tekneler, güneş yağları –kokusu tüm sene boyunca tenden çıkmayan- mavi denizler, koylar var, akşam geç vakitlere kadar bağrış çağrış sohbetler var, teraslarda, bahçelerde, kameriyelerde, çardaklarda.. Akşamları ipekten şallar olur omuzlarda hani, taze taze esen serinlikte.. Ne grip var, ne burun akıntısı...
Tek dert, “Bu akşam karpuzu kim taşıyacak?” takıntısı.. Geç batan güneş var, daha ne olsun.. Günler uzun, hayat da sanki daha uzun.. Bırakalım her yan kızartma koksun, deniz koksun, güneş koksun. Yaz.. 4 kardeşin en mutlusu, en sevimlisi, en güzeli..
Saçları altın sarısı, gözleri bal damlası, dudakları kiraz ışıltısı yaz… Seni çok bekledik yine Başımızın üstünde yerin var, hoş geldin cümlemize…