Akıl bedenden uzaklaşınca…


İstediğiniz bir şeylerden mahrum olmak, mutluluğun vazgeçilmez saygınlığıdır.



Sadece kanaatkar olabildiğimizde yeterince sahip oluruz. Oysa çoğu zaman tam tersini düşünür ve ancak yeterince sahip olabilmekle huzur bulacağımızı zannederiz. İçinde yaşadığımız, kültürel sistem bizi değer eksenli bir dünyaya davet etmiyor, mutluluğumuzu iyi anne babalığımız, anlamlı ilişkilerimiz ve güzel bir ruha sahip olmakla değil daha çok eşyaya ve maddeye sahip olmakla buluyoruz. Bu da bizi maddi çıkarların, diğer toplumsal hedeflerin önüne geçtiği ve onlara boyun eğdirdiği bir kültürel sisteme yani  “Materyalizm”e adım adım yaklaştırıyor. Sadece Materyalizm’e yaklaştırması bir yana toplum olarak  “tamahkarlığın” içine itiliyoruz.

Güçlü maddeci yönelimi olan insanlar, haset, narsizm, ilişki zorlukları veya başkaları için daha az empati duymak gibi ruhsal arızalarla malul. Mutluluk halinin peşinde değiliz artık, mutluluk arayışındayız. Asla olmamış olanı ele geçirme ve onunla tatmin olma arzusundayız. Negatif mutluluk kendini kandırmanın mutluluğu. Kendi içine gömülmüş ben merkezli hayatlarımız için bir meşruiyet kılıfı. Gayri safi milli hasılamız yükselirken arkada içi boşalmış bireyleri görmüyoruz bile. Mutlu ve içi boş insanlık. Tamahkarlık, en büyük güdüsü haline gelmiş, onu hep daha ilerilere doğru zorluyor. Daha fazlaya, daha üste, en üste… Tamahkarlık, nihayet duyguları da kuşatma altına almış ve iyi yaşam erkleriyle bizi birer duygu obezine dönüştürmüş durumda. Yaşam tarzı pornografisinin bütün amacı haset uyandırıp, kıskançlığı teşvik etmek. Tamahkarlık, dur durak bilmez… O devamlı ister.

Toplum, uzun zamandır kendini içten içe yiyen bu tehlikeyi asla görmüyor. Yaşanan süreç en can alıcı olayların bile maddiyata dayandırılarak duygulardan soyutlandığını öğretiyor. Siyaset ise uzun zamandır içimize giren bu olgunun pençesinde. Hep istiyor, devamlı istiyoruz… Makam sahibi oluyor, daha bir gün geçmeden üstümüz olanın yerine göz koyuyoruz, Dünya’nın çok büyük çoğunluğu açlık çekerken özel şoförlü araçlarla geldiğimiz lüks salonlarda onların haklarını savunuyor, ertesi gün evimizde çalışan hizmetçinin azıcık bayatlayan ekmekleri çöpe attığını görmüyor ve düşünmüyoruz.

Sürekli Daha Fazla’nın peşinden koşuyoruz. Geniş topluluklar olarak yıllarca yönetme görevi verdiklerimiz, muhalefet denen kavramın sesine kulak tıkıyor, gelen öneriler, eleştiriler ve girişimleri hiçe sayıyor, elimizin tersiyle itiyoruz. İzlenen yanlış politikalar, ülkeyi çok yönlü bir çıkmaza sürüklüyor görmüyoruz. Cahiliz, okumuyor, araştırmıyoruz… Kendi hayatımız nasıl bir önemsizlik kazanmışsa, yaşadığımız yer için verilecek kararlara da duyarsız kalıyoruz. Sadece bugünümüzü düşünüyor, bugünümüze karar veriyoruz. Kısa vadeli çıkarlarımız için uzun vadeli mutluluklarımıza ipotek koyuyoruz. Günümüzü geçiriyor, olanla yetinmeye ideali olmayan bir yaşantının kabulüne boyun eğdiriliyoruz. Sevgiye ihtiyacımızı yanlış insanların peşinden giderek karşılıyoruz. Her takım elbise giyeni adam sanıyor, kapitalizmin bize sunduğu Neoliberal iktisadın arkasından politik bir felsefe bize el sallıyor bilinçsizce karşılık veriyoruz.

İçinde bulunduğumuz rekabetçilik üzerine kurulu ekonomi, başarısızlığı bir hastalık olarak tarif ederken “Mutluluk Endüstrisi” güçlüye zayıfın haklarını hatırlatmak yerine, zayıfa güçlü olmayı dayatıyor çıtımız çıkmıyor. Aynı ses, zayıfa karşı güçlünün politik ve ahlaki sorumluluğu olduğunu söylemiyor, zayıf ve güçlüyü mukayese ederek, zayıfa onun daha güçlü olabileceğini, güçlüye de onun kazanan tarafta olduğunu fısıldıyor.

Toplum, kodlarıyla oynanmış, benliği bir tarafa atılmışken, doğru ile yanlışın “benim görüş açıma göre” diyerek başlayan kavramlarının içi boşaltılırken, devletine milletine zeval gelmesin diyerek, bir lokma bir hırka kıvamına getirilmiş o güzel insanlar varken, birlikte alınacak “gerçekten bu sefer Yeni Türkiye” vapuruna binecek yolcuların hangi bedeli ödedikleri ve gelecekte hangi ağır bedelleri ödeyeceklerini kendilerine sorup, dürüstçe ve objektif düşünce ile hareket edebildiklerine kim inanır ki?

Bir başka ülke insanının dili, dini, gelenek ve görenekleri bir diğerinden nasıl ayrılıyorsa, kültürleri, yönetim biçimleri, yasaları da o insanların tarihi geçmişine ve ananelerine göre farklılık gösterir. Her ülkenin Anayasası kendi milletinin alışkanlıklarına göre değer bulmuştur. Bir Ulusu var eden ve onu sonsuza dek yaşatacak olan onun değerleridir. Değerlerini kaybeden uluslar ulusal kimliklerini de kaybedeceklerdir. Her şeyi bir tarafa bırakarak artık akıl denen deryadan faydalanmalı, toplumsal değer ve yargılarımıza sarılmalı, sarılırken de zamana ve teknolojiye entegre olacak bir şekilde değerlerimizi geliştirmeliyiz. Bir Ülkenin geleceği anlık alınan kararlar ile değişmez. Demokrasi toplumları, kendilerini eşit ve adaletli yönetecek kadro ve kurallara her zaman yeşil ışık yakmıştır.