ankara escort

izmir escort porno seyret porno seyret üvey anne porno reklamsız porno







Aile kavramı, kan bağı ve değerler üzerine...


Mayıs aynın sonlarına doğru izlediğim bir film vesilesiyle bu yazıyı yazmaya karar verdim.



Arakçılar (Shoplifters) ismi ile ülkemizde gösterilen filmin yönetmeni Hirokazu Koreeda. 2018 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülüne layık görülen filmi izlemeden önce, böylesi duygu yoğunluğu içeren ve düşünmeye sevk eden karelerle karşılaşacağımdan habersizdim. Filmde hırsızlık yaparak geçimlerine katkı sağlamaya çalışan bir ailenin yaşamı anlatılıyor. Aile diyorum çünkü beraber yaşayan bir grup insan, aile olmanın mutlak değerlerini ve gerekliliklerini bize sunuyorlar. Filmin içeriği nedeniyle tam da gözleriniz dolacakken, dram yerine merak, anlayış, hoşgörü gibi duygularla baş başa kalınca, bir aileye ait olmanın, aile içerisinde birey olarak görülmenin ve her halinizle kabul edilmenin tadına varıyorsunuz. Soğuk havanın keskin etkisinden, bir tabak yemeğin sıcaklığına doğru götürüyor. Kim olduğunuzu unutup, onlardan birine dönüşüyor, aile bireylerinden biri oluyorsunuz.

Aile denilince aklınıza ne geliyor? “Toplumun en küçük yapı taşı” tanımıyla öğrendiğimiz aile kurumu, içerisinde aile olma kavramına tutunan bireyler barındırır. Zor zamanlarımızda, hastalıklarda, bayramlarda, destek almaya ihtiyaç duyduğumuzda daha iyi anlarız aile olmanın önemini. Aile olmak yetmez, ait olmak isteriz.
Varoluşumuzu ait olduğumuz ailemiz desteklesin, kendimizi ifade ettiğimize, başarılarımıza şahitlik etsin isteriz. Onlar şahit olurlar biz mutlu oluruz, güvende hissederiz. Henüz küçük bir çocukken sosyal hayatın getireceği sorunlara hazırlar bizi ailemiz, inancımızı kaybetmemeyi, vicdanlı insan olmayı, merhameti aynı zamanda güçlükler karşısında dayanıklı olmayı ailemizden öğreniriz. Çok sevgili bir dostum, çocukken düştüğünde annesinin onu kucaklarken kullandığı sözleri söylemişti: “Benim kızım
güçlü, yeniden kalkabilir”.

Rakamlar yerine, aile içerisinde diğerinin duyguları ve yaşadıkları ile gerçekten, yargılamadan ilgilenmek ne sağlar? Psikiyatristlere aile içerisinde yaşanan çeşitli sorunlarla başvuran hastaların sayısı az değil. Özellikle ülkemizde sınırları belirleyememek, iç içelik yani aile içerisinde bireylerin birbirlerinin tutumları, kararları, yaşamları ile aşırı meşgul olmaları hem aile içerisinde hem de aile dışındaki yaşamımızı olumsuz etkiliyor. Henry David Throeau’nun yazarı olduğu Walden kitabında şu cümleye rastlamıştım: “Uluslar gibi bireylerin de kendi aralarında uygun, belli ve doğal sınırlara, hatta yeterince genişliği olan tarafsız bir sahaya ihtiyacı vardır”. Görülüyor ki, özerk bireyler olmanın yolu buradan da geçiyor. Katı kuralları olan ailelerde yüksek standartlara uymayanların neredeyse doğal! seleksiyona uğradığı gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bireylerin birbirlerinden beklentileri yaşamdan beklentilerinin yüksekliği ile paralellik gösteriyor. Kendini aşırı feda edenlere ne demeli? Fedakarlıkta sınır tanımayan, kendi ihtiyaçları yerine aile içindeki diğer bireylerin ihtiyaçlarına odaklananlar bir süre sonra öfke patlamaları yaşamaya başlıyor. Yalnızlığı bir yana itmesi gereken aile kurumunun içinde tam da yalnızlığın en soğuk yanlarını görüyorsanız anlaşılmamış ya da her halinizle kabul gören biri olmadığınızı düşünüyor olabilirsiniz. Duyguları ve düşünceleri paylaşabilmek tüm bunların önüne
geçeceği gibi, aile içerisindekileri yakınlaştırır, bütüne ulaştırır.

Ve değerli hissedebilmek… Ne çok tutunuruz ailemize değerli hissedebilmek için. Yaşımız kaç, işimiz ne, kim olursak olalım bu ihtiyacımız değişmez. Aileyi aile yapan faktörlerden biri kan bağıdır. Hep böyle bilir, böyle söyleriz ancak yaşamın getirdikleri kan bağından ziyade ihtiyaçlarımıza cevap veren ve ihtiyaçlarına dokunabildiğimiz insanlarımız olduğunda da aile olabileceğimizi gösterir, ailemizi biraz da kendimiz kurar, ona yatırım yaparız. Tıpkı diğer duygusal yatırımlarımızı yaptığımız alanlar gibi… Tıpkı filmdeki, filmlerdeki gibi…